Go Ustası Münzevi Türk’ün Hikayesi: “Spiral”

Go Ustası Münzevi Türk’ün Hikayesi: “Spiral”

FM Selim Gürcan Yorum yapılmamış

Taş makası kırar, makas kağıdı keser, kağıt taşı sarar. Japon Atasözü

Televizyon kameraları ve nefeslerini tutmuş izleyici topluluğu, başını ellerinin arasına almış adamı izliyorlardı. Adamsa önündeki satranç tahtasına kilitlenmiş gibiydi sanki. Yarı kapalı gözlerini ardına kadar açıp önündeki şahı eliyle devirip ayağa kalktı, yenilmişti. İki hamle sonrası mat kesindi.

Büyük satranç ustası Kasparov sinirle ve hırsla yarışma yerini terk ettiğinde, Deepblue ekibi bulundukları odada sevinçle ayağa kalkıp birbirlerine sarılmışlardı. Sonunda yıllardır hayal ettikleri şeyi gerçekleştirmişlerdi.

Bir bilgisayar sonunda büyük satranç ustasını yenmişti.

Her ne kadar büyük usta Kasparov, basına verdiği demeçlerde bilgisayarın bir insan tarafından yönlendirildiğini iddia edip oyun bozanlık etse de, bütün bilgisayar ve satranç otoriteleri bu gerçeği kabul etmişlerdi.

kasparov-deep-blue-1Bilgisayar dünyasında bu gelişme ayakta alkışlanmıştı. İşte sonunda bilgisayarlar büyük ustayı yenecek düzeye gelmişlerdi. Gelmekte olan zaman bilgisayarlarındı. Yapay zeka zamanla insanların yerini alacaktı.

Şöhrete ermiş bilgisayar HAL gibi, insan dudaklarını okuyabilecek ve hatta kendi kişiliğine sahip olacak bilgisayarlar çok uzakta değildi. Her şeye bir adım kalmıştı.

IBM ‘in göz bebeği ve gururu Deepblue, o­nu ayakta tutan ekibin gururlu bakışları arasında çektirilen fotoğrafın tam ortasında, öylece hareketsiz duran metalik bir kutudan başka bir şeye benzemiyordu. Oysa deepblue 256 paralel işlemcisi ve o­nu ayakta tutan ekibiyle gerçek bir işlemci devdi.

Özel olarak C dilinde yazılmış satranç programını AIX işletim sistemi altında çalışırken basit kuralları uygulardı. Her bir taşa puan verirdi (piyon 1, vezir 8 ve tabi ki şah sonsuz puan). Sonra pozisyon üstünlüğüne bakardı. Yeni modifikasyonlarla gambitleri yutmayacak bir kurt olmuştu. Saniyede 200 milyon hamleyi hesaplarken hep sessiz çalışırdı. Sıra kendisine geldiğinde üç dakikalık düşünme payında 60 milyar olası pozisyona bakmış oluyordu. Bir satranç ustası ömrü boyunca günde yirmi dört saat boyunca her saniye bir hamle oynasa ancak iki milyar sayısına erişebilirdi.

Bütün bu devasa özelliklerine rağmen o sessizdi. Sadece ara sıra hızlı sabit disk kafalarının hareketi sırasında Deepblue ‘dan ses çıkardı.

Deepblue ekibi o­na yaşayan bir varlık olarak bakarlardı. Bir mağazadan alabileceğiniz sıradan bilgisayarların çok ötesinde özel yapım bir bilgisayardı ve yaratıcısının dediği gibi “Deepblue ‘nun bir kişiliği vardı”.

IBM şirketi fazladan bir elemanın masrafına bile tahammül edemezken, (dünyanın en cimri şirketi olarak bilinirdi) Deepblue için hesapsız milyonlarca dolar akıtmaktan çekinmiyordu. Bu sadece bir reklam, halkla ilişkiler ya da imaj olayının ötesinde, IBM için bir gurur meselesiydi. Kendi odasında aptalca golf oyunu oynamak dışında tüm zamanını çalışarak geçiren CEO’nun abartarak dediği gibi “bu insanın, tanrılardan ateşi çalmaktan sonra attığı en büyük adımdı”.

deepblue-kasparov-konusurken

Üniversiteli asistanları andıran Deepblue ekibini kendi ofisinde karşısına alıp, o­nlarla savaşa giden askerleriyle konuşan bir general edasıyla konuşurdu. Bu her hafta Cuma günü tekrar eden can sıkıcı bir şeydi, mutat toplantılar işte…

Altında “I love Grand Master” yazan bir Kasparov resminin hemen önünde durarak konuşmuştu.

Kasparov ‘u dizlerinin üstüne çöktürün, ben de size dünyayı vereyim. Acıma yok, merhamet yok! Bilgisayarlara modern oyuncaklar olarak bakan o ukalalara haddini bildireceğiz. Bu bir savaş. Kan istiyorum çocuklar, bol kan istiyorum. Kasparov ‘un kanını istiyorum” demişti bir seferinde.

deepblue-kasparov-seyirciler

Kaliteli filtreli kahvelerin içildiği molalarda ayak üstü yapılan şakalarda denildiği gibi o IBM ‘in delisiydi ama herkesin kabul ettiği gibi başarılı bir deliydi. Son birkaç yılın bilançolarına bakan herkes bunu görebilirdi, “Well done CEO”.

Bu fazla trajik ve kanlı tiratları dinlemek zorunda kalan ekip de Kasparov ‘u yenmek istiyordu fakat o­nların amaçları fazla ihtiraslı bir Romalı generale benzeyen CEO ‘nunkinden oldukça farklıydı. Kasporov ‘u yenmek demek sadece yaptıkları bilgisayar sisteminin ve programının başarısını ispatı demekti. Eğer o­nu yenebilirlerse yaptıkları sistem çalışıyor demekti, yok eğer yenemezlerse sistemlerini geliştirmeleri gerekiyordu. Böyle basit bir mantık ile hareket ediyorlardı. Hiç birinin fason Romalı general görünümlü çatlak CEO ‘nunkiler gibi Sezar benzeri ihtirasları yoktu.

Daha önce iki kez Kasparov ‘la karşılaşmışlardı. Hem IBM ‘in önerdiği yüklü miktar hem de basının kopardığı gürültü yüzünden Kasparov karşılaşma teklifini hemen kabul etmişti. Kasparov ‘a önerilen miktar basına hiç açıklanmamıştı ama sızan haberlere göre Kasparov ‘a Deepblue ile karşılaşması karşılığında 600 bin dolar teklif edilmişti. Bu rakam Kasparov galip gelse de gelmese de ödenecekti. Görünürde Kasparov ‘un yitireceği hiçbir şey yoktu. Hiçbir seferinde bilgisayarı ciddiye almamıştı. Bir bilgisayarın kendisini değil yenmek, zorlayacağı ihtimalini bile aklından geçirmemişti.

Ama Deepblue zorlu çıkmıştı işte ve üçüncü karşılaşmalarında Kasparov ‘u yenmişti. İlk karşılaşmalarında Kasparov Deep Blueyenmiş. Altı ay sonra yapılan ikinci karşılaşmada berabere kalmışlardı. Üçüncü maç teklifini Kasparov kabul etmek zorunda kalmıştı çünkü Muhammet Ali gibi konuşan hırslı CEO, “bu sefer kesin yeneceğiz” demişti. Böylesi bir durumda savaştan kaçmak yenilmekle aynı anlama geleceği için “korkak” olmamak adına kabul etmişti.

Yeni eklenen daha hızlı paralel işlemciler ve “akıllı algoritmalar” içeren yeni SATRANÇ yapay zeka programıyla Deepblue artık “yenilmez” olmuştu. Karşılaşmaya hazırdı.

Oyunun sonlarına doğru, Deepblue sağ kanattan şah kalesi ve vezirle güçlü bir saldırıya geçince Kasparov ‘un savunması buna karşı koyamamıştı. Sol kanattan sinsice gelen atın ölümcül dansı da işin cabası. Şah mat!

IBM binasında yapılan muhteşem kutlama töreninde bolca şampanya, havyar ve gurur vardı. Her yere insan boyunda büyük satranç taşları konulmuştu.

Zafer sarhoşluğu içinde olan CEO, katıldığı bütün toplantılarda gururla yaptıkları başarıdan bahsediyordu.

Her şey büyülü bir hava içinde geçerken bir basın toplantısında bir gazetecinin sorduğu soru her şeyi başlattı. Çıtı pıtı bayan Japon gazeteci oldukça berbat bir İngilizce ile CEO ‘ya şunu sormuştu.

“Deepblue’yu bir GO ustası ile karşılaştırmayı düşünüyor musunuz?” (Do you think to play with a GO Master?)

İngilizce’deki go (gitmek) fiili ile karıştıran CEO, Japon gazetecinin bir İngilizce hatası yaptığını sanıp karşı bir soru sormuştu.

“Which master goes? (hangi usta gidiyor?)”

GO oyununu bilmediği için söylediği bu aptalca soru salondaki herkesi güldürmüştü. Birilerinin o­na gülmesi, CEO’yu adam akıllı kızdırmıştı. Eğilerek kulağına fısıldayan asistanından, GO diye bir oyunun olduğunu ve bunun satranç benzeri bir strateji oyunu olduğunu öğrenmişti. Durumu kurtarmak için, hemen orada ayaküstü Deepblue ‘nun bir sonraki hedefinin bir GO ustasını yenmek olduğunu söyleyivermişti.

Deepblue ekibi bunu duyduklarında anda yüzlerini buruşturmuşlardı çünkü bir GO ustasını, bir bilgisayar ile yenmek neredeyse imkansızdı. Hep denildiği gibi “Bir GO ustasını ancak bir başka GO ustası yenebilirdi”.

CEO “Neden imkansız?” diye sormuştu.

Deepblue ekibinin programcılarından biri bu imkansızlığı CEO ‘ya kısaca özetlemişti.

“Bir satranç oyunu ortalama olarak 30 ya da 40 hamle sürer. Satranç tahtasının 8×8 karelik boyutları göz önüne alındığında her hamlede ideal olarak bir taşın gidebileceği 63 olası kare vardır. Halbuki gerçekte bir taşın olası yapabileceği hamle sayısı bundan çok daha azdır. Örneğin bir at etrafı tamamen boş olsa bile en fazla sekiz hamle yapabilir. Bir vezir en iyi konumda 15 kareye gidebilir. Her seferinde oynatabileceğiniz taş sayısı da sınırlıdır. Taş sayınız azaldığı için bu olasılık her seferinde git gide azalır. Sonuç olarak bu türden kısıtlamalar yüzünde bir satranç oyununda olası oyunlar sayısı bir hesaba göre 10 üzeri 50 bir başkasına göre ise 10 üzeri 120 olarak hesaplanmıştır.

Çok daha basit kurallara sahip olan GO oyununda ise durum farklıdır. 19 x 19 çizgiden oluşma tahta üzerindeki keşişim noktası sayısı 361’dir yani (19×19=361). Oyunun başlangıcında 181 siyah ve 180 beyaz taş vardır. Oyun ilk başladığında siyah taraf taşını koyar. İlk hamlede siyahın taşını koyabileceği 361 olası keşişim noktası vardır. Siyah taşını koyduktan sonra beyazın taşını koyabileceği keşişim noktası sayısı 360’dır. Sıra tekrar siyaha geldiğinde 359 farklı olasılığa sahiptir. Sonuç olarak bu bir basit faktoriyel hesabıdır, yani 361 x 360 x 359 x 358 … 4 x 3 x 1= 361!

Bu rakam ise yaklaşık olarak 10 üzeri 750 demektir, 750 tane 10 sayısını çarpmanız demektir. En basit açıklamasıyla 1 rakamının yanına 750 tane sıfır koyarak oluşturacağınız devasa bir rakamdır. Evrenin kurulmasından bu yana her saniye bir milyon GO oyunu oynanmış olsaydı bile toplam oynanmış oyun sayısı 10 üzeri 23 olacaktı; yani tüm GO oyunlarını oynamak için yeterli zaman yoktu. Başka bir şekilde ifade edersek, birbirinin benzeri olan iki tane GO oyunu yoktur”

Bu rakam çılgınlığı içinde kaybolan CEO, yine de durumu tam olarak anlayamamıştı. Deepblue üç dakikada 60 milyar olası hamleyi hesaplayabiliyordu. Dünyanın en büyük satranç ustası Kasparov ‘u yenebilmişti, neden başka bir insanı da yenemesindi? Sonuçta GO da bir oyundu değil mi?

Go-oyunu
Cevap hemen geldi.

“Deepblue gibi bir satranç bilgisayarı herhangi bir oyunu oynarken bir karar ağacı oluşturur. Rakibin olası hamlelerini tek, tek değerlendirip ağacın dallarına birer puan verir. Hangi dalın puanı yüksekse o oyunu oynar. Örneğin satranç tahtasında rakibin oynayabileceği olası hamle sayısı bellidir. Her bir hamleye karşı bilgisayarın oynayabileceği karşı hamle sayısı da bellidir. Böylece karar ağacı dallanır gider.

Satranç oyunun başlangıcında beyazın sekiz tane piyonu bir ya da iki kare öne gidebilir. Piyonların olası hamle sayısı 16 dır. Sağ ve sol kanatta bulunan atların yapabileceği hamle sayısı da 4 olduğu için ilk başta karar ağacının 20 dalı vardır. Bu 20 hamleye karşı siyahın verebileceği 20 karşılık vardır. İkinci seviyede karar ağacının dallarının sayısı 20 x 20= 400 olur. Beyaz bir hamleyi oynayınca, siyah kendisinin olası 20 karşılığının her birine bir puan verir. En yüksek puan hangisindeyse o hamleyi oynar. Bir satranç bilgisayarı sonraki beş ya da o­n hamleyi inceleyerek karar verir. o­n hamle sonra karar ağacının dallarının sayısı çok büyük rakamlara ulaşır.

Bilgisayarın kaba işlem gücüyle bu karar ağacının üst dallarına ilerlemek kolaydır fakat iş GO oyununa gelince durum biraz değişir. Oyunun 50. hamlesine gelindiğinde olası pozisyon sayısı 10 üzeri 128 gibi devasa bir rakamdır. Tam bir oyunun bazen 250 hamle sürdüğü düşünülürse bilgisayarın karşılaştığı zorluğun boyutları açıkça anlaşılabilir.

go-ustasi

Ayrıca GO oyunu satranç gibi aristokrat bir oyun değildi. Yani tüm taşların değeri aynıdır. Oysa satrançta pozisyonun yanı sıra taşların değeri bilgisayar için bir yol göstericidir fakat GO ‘da asıl olan konumdu, taşlar değil.”

Açıklamayı sakince dinleyen CEO başını anladım anlamında salladı ama yine de astronomik rakamlardan başı döndüğü için daha fazla matematiksel açıklama dinlemek istemiyordu. Tam büyük ve şaşalı bir zafer kazanmışken birden karşısına daha önce hiç duymadığı bir oyun çıkmıştı: GO.

CEO ‘nun aptallığı sonucu fiyasko ile sonuçlanan basın toplantısından sonra basında IBM ‘i açıkça tahrik eder nitelikte yazılar çıkmaya başlamıştı. Teknoloji karşıtı bir grup fanatik, sefil bilgisayarların asla bir şiir yazamayacağını, bırakın şiir yazmayı orta düzey bir GO ustasını bile yenemeyeceğini söyleyip duruyorlardı.

Basını yakından takip eden CEO tabi ki bu haberleri okuyordu. Haberleri okudukça köpürüyor ve köpürdükçe Deepblue ekibinin üzerindeki baskısını artırıyordu.

Go-ustasi-2-ufak

Ünlü PCWorld dergisi kapağına bir GO tahtası üzerinde siyah taşlarla çevrilmiş beyaz taşlarla yazılmış büyük bir IBM resmi koymuştu. Altında da “Can IBM beat a GO master?” (IBM bir GO ustasını yenebilir mi?) diye açıkça tahrik eder bir yazı koymuştu. Dergiyi gören CEO hırsla duvara fırlatmıştı.

Bu bardağı taşıran son damlaydı, hemen ekibi topladı.

“Ne istiyorsanız kullanın. 250 paralel işlemci yetmezse 500 tanesini kullanın, o da yetmediyse bin tane. Eğer o da yetmiyorsa benim laptopumu ve oğlumun play station’ nına el koyabilirsiniz. İşe yarayacak her insanı işe alın, eğer tanrı Zeus size fikir verecekse Yunanlıların ne dediğini umursamadan ben gidip o­nu Olimpus’ dan sizin için getiririm ama bir büyük GO ustasını yenin yoksa…”

Bütün ekip tedirginlik içinde CEO’ya baktılar. CEO sözünü tamamlamadan durdu. Ekibin hepsine tek, tek baktı, sonra elini hayali bir tabanca yapıp ekibin başına doğrulttu ve “yoksa kendinize başka bir iş bulun” dedi.

Tehdit açık ve kesindi.

Ekip kendi aralarında bir toplantı yaptı. Bu büyüklükte bir işin altından kalkmaları imkansızdı. Bütün detaylı açıklamalara rağmen CEO teknik imkansızlığı göremiyordu. İstediği oyuncak alınmayınca ortalığı dağıtan şımarık çocuklar gibiydi.

“Yapamayız” deyip işlerinden olmaktansa, “deneriz ama söz veremeyiz” demek daha mantıklı geldi.

Bu kararlarını o­n sayfalık bir yönetici özetiyle (!) CEO’ya bildirdiler. CEO kesin vaatler istese de bu kadarıyla yetinmişti. Rapora şöyle bir bakış atan CEO, “peki hemen işe başlayın” dedi.

Ekip işe başlar başlamaz, CEO hemen bir basın toplantısı yapmıştı. IBM antetli dosyalardaki iddialı açıklama basın mensuplarını heyecanlandırmıştı. İşin teknik yönünden çok halkın anlayacağı yarı teknik magazin türü şeyleri merak ediyorlardı. Yapılacak yeni bilgisayar kaç milyon dolara mal olacaktı? Bu bilgisayarın gücü, evlerdeki kaç bilgisayarın gücüne eşitti? Yeni bilgisayarın adı ne olacaktı? Hani utanmasalar ekibin güzel programcılarından birinin bikinili fotoğrafını bile isteyeceklerdi.

CEO bunlara oldukça yuvarlak ve abartılı rakamlar ile cevap verdi. Bilgisayarın adı GoDeepBlue olacaktı. Bir gazeteci daha önce hiç sorulmamış bir soruyu soruverdi. “Hangi GO ustası GoDeepBlue ile karşılaşacaktı.”

Bu kimsenin aklına gelmemişti. CEO kendine özgü abartılı özgüveniyle “tabi ki en iyisi ile” diyiverdi.

ibm-seo

Ekip tekrar yüzünü buruşturdu. Yapılacak bir şey yoktu. Hemen işe başladılar. GO gibi çok basit kurallı olan ama bilgisayar açısından demirden leblebi olan bir oyun için bildikleri tüm numaraları kullanmaya karar verdiler. Şapkadan tavşan çıkarmanın zamanı gelmişti.

 

Klasik karar ağacı yöntemini, genetik algoritma ile karıştırıp bir GO programı yazdılar. Böylece oynama sırası bilgisayara gelince, sonraki beş ya da o­n hamle sonrasındaki olası hamle sayısının korkunç büyüklüğüne rağmen genetik algoritma “en iyi” olmasa bile en iyiye yakın bir sonuç buluyordu. agac-varyant

Ama oyunun ileriki aşamalarında genetik algoritmanın “iyiye yakın bir” sonuç bulması çok zaman alıyordu; yaklaşık olarak altı saatlik işlem süresi gerekiyordu. Karar ağacı iyice dallanıp budaklanıp, GoDeepBlue’nun içinde kaybolduğu bir cangıla dönüyordu. Her hamle için altı saat beklenemeyeceği için karar ağacı, artı genetik algoritma metodu yeterli değildi.

Ekibin en genç üyesi, “GoDeepBlue’yu eğitelim” dedi. “Nasıl satranç bilgisayarlarında hazır oyun kütüphaneleri varsa, bizde buna benzer şekilde programa bir uzman sistemi (expert system) ekleyelim ve GoDeepBlue’yu bir uzmanla eğitelim.”

Bu fikir işe yarayabilirdi. Gökyüzünü günde o­n dakikadan fazla görmeyen programcılar hemen programa bir uzman sistemi eklediler. Uzman sistem iki ana bölümden oluşuyordu. Kendi hafızasını oluşturan “kütüphane” modülü ve bu kütüphane modülüne veri sağlayan, sinir ağları modülü ile karmaşık bir sistemdi.

Bu uzman sistemin uzmanlaşabilmesi için GoDeepBlue ‘nun ders alması gerekiyordu. Bir öğretmen bulmaları gerekiyordu. Amerika’nın en büyük GO ustalarından George Lamov ‘u buldular. Lamov Japonya’da görev yaparken GO oyununa merak salan eski bir askerdi. Kısacık kesilmiş saçları ve keskin hareketleri zaten asker geçmişini belli ediyordu.

Lamov, IBM’in, “GoDeepBlue’ya” GO dersleri verme teklifini kabul etti. İster insan olsun isterse bilgisayar, Lamov isteyen herkese GO oyununu öğretmeye söz vermişti. Japonya’daki ustası böyle istemişti ve Lamov ‘un ustasına neredeyse sonsuz bir saygısı vardı.

Ama oyuna bakış açıları çok farklıydı. Lamov için GO bir oyundan öte, savaşın ta kendisiydi. Zaten oyun tarzı diğer ustalar tarafından fazla atak ve yıkıcı bulunurdu. Özellikle kendi ustası tarafından. “Tahta üzerinde dans etmiyorsunuz Bay Lamov, siz kır çiçeklerini eziyorsunuz” diye tatlı, tatlı dalga geçerdi. Ama Lamov bu konuda katıydı. İster tahta üzerinde olsun isterse gerçek yaşamda, savaş savaştı.

Lamov her gün öğleden sonra cam piramitten binaya geliyor ve dört saat boyunca GoDeepBlue ile GO oynuyordu. Lamov uzun parmakları ile bir taşı alıp tahta üzerinde bir yere koyuyor ve operatöre hamlesinin koordinatlarını söylüyordu: yatay 16- dikey16. Operatör önündeki klavyeden bu hamleyi yazdıktan sonra, her ikisi de sabırla GoDeepBlue ‘nun bir cevap vermesini bekliyorlardı. Ekibin ekledikleriyle birlikte yedi yüz elli olan paralel işlemci arasında bitler korkunç hızda akmaya başlıyordu.

GoDeepBlue önce 30 hamle sonrasına kadar bir karar ağacı oluşturuyordu. Oyunun başlangıcında bu karar ağacının son düzeyindeki dalların sayısı 10 üzeri 53 gibi bir rakama ulaşıyordu. Kendi yarattığı cangılda kaybolmasın diye program bazı başlangıç dallarını buduyordu. Tabi bunu yaparken de kütüphanesine bakıyordu. Budadığı dallardan sonra geri kalan kısım gezintiye çıkmak için daha makul bir orman oluşturuyordu.

Bu noktadan sonra GoDeepBlue genetik algoritma modülünü devreye sokuyordu. Hemen anne ve baba yollar oluşturuyor, oluşturduğu bu anne babalardan çocuklar yaratıyor, sonra çocuklar arasında en iyisini seçiyor ve bunlardan da yeni çocuklar yetiştiriyordu. Sonuçta en iyi olmasa bile “en iyiye” yakın bir sonuç bulabiliyordu. Bulduğu sonucu ekrana yazıyordu. Operatör sonucu Lamov ‘a iletiyordu. Lamov her seferinde başını sallayarak GoDeepBlue ‘nun hamlesini oynuyordu.

Lamov ile ilk çalışmaya başladığında GoDeepBlue çok acemiydi. Ama programa eklenen uzman sistem ve sinir ağı programı sayesinde GoDeepBlue, “öğreniyordu”. Bir oyunda yaptığı hatayı ikinci kez tekrarlamıyordu. Kapalı bir alanın içine bir daha bakmıyordu. Orasının ölü bölge olduğunu hemen öğrenmişti. Kendi egemenlik alanını oluşturmayı ya da rakibin bir yerde yoğunlaşmasını engel olmayı öğreniyordu.

GoDeepBlue, Lamov ‘dan ders alırken aralarında tuhaf bir ilişki başlamıştı. Lamov için GoDeepBlue bir ekran, program ve mikrochip yığını değildi. O Lamov ‘un öğrencisiydi. Her usta gibi o da öğrencisine karşı saygılıydı ve seviyordu. Evet! Lamov, GoDeepBlue ‘yu seviyordu. Bir dersin bitiminde ekibin başı GoDeepBlue ‘yu gösterdiğinde o­na sevgiyle dokunmuştu. Klimalarla soğutulan bir odada sessizce çalışan bu büyük bilgisayara sevgiyle bakmıştı. Lamov öğrencisiyle gurur duyuyordu.

Diğer taraftan GoDeepBlue ‘da ustasını seviyordu. Ekibin ve programcıların farkına varmadığı bir şey oluyordu. GoDeepBlue, Lamov’un oyun tarzını kapmıştı. Aslında bu beklenen bir şeydi. İçindeki uzman sistem, uzmanı kopyalamak için yapılmıştı. GoDeepBlue ‘da ustasını kopya ediyordu. Hani neredeyse o­na Lamov’un kopyası denilebilirdi.

GoDeepBlue da, Lamov gibi oyunda çok ataktı. Hırslı ve acımasız bir kişilik sergiliyordu. Bir Japon deyişine göre, bir insanın kişiliğini öğrenmek için o­nunla bir el GO oyunu oynamak yeterliydi. GoDeepBlue ile oyun oynayan bir usta, o­nun için, “kaba”, “zafere odaklanmış”, “acımasız” ve “estetikten yoksun” bir zorba olduğunu söyleyeceklerdi. Sanki sadece Lamov ‘un asker yanını değil, aynı zamanda nasıl olduysa CEO’nun hırslarını, kabalığını ve aç gözlülüğünü de almıştı.

“Bay Lamov, o­na acımasız olmayı öğretin” diyordu her seferinde CEO. Lamov da, acımasız bir eğitim başçavuşu gibi hafif gülümseyerek başını sallıyordu.

Altı ay boyunca GoDeepBlue her gün (pazarları dahil) Lamov ile GO oynadı. Bu arada programın tüm alt modüller sayısız kere değiştirildi. Oyun kütüphanesi zenginleştirildi, genetik algoritma hızlandırıldı vs. vs.

Bir Cuma öğleden sonrasında, operatör GoDeepBlue ‘nun son hamlesini Lamov’a sıkıntıyla söyledi: yatay 1- dikey 16. Lamov taşı yerine koydu, sonra tahtaya baktı ve sevinçle kahkaha attı, sonra sıkıntılı operatöre dönüp “Beni yendi!” dedi. Şaşkın operatör önce anlayamadı ama sonra ekrana bakınca son hamlenin altında “I won you lost” (ben yendim, sen yenildin) yazısını okudu.

Bu haber başta CEO olmak üzere tüm IBM ekibini çılgınca sevindirmişti. İşte bir imkansızı daha gerçekleştirmişlerdi. CEO kendi odasında deli naraları atıyordu.

ibm logo blue

Lamov da çok mutluydu. Yenilmiş olmasına rağmen çok mutluydu. Öğrencisini yetiştiren bir ustanın haklı gururunu taşıyordu.

Ekranda yanıp sönen imlece bakıp “aferin oğlum” demişti.

Kendine olan güveni tekrar yerine gelen IBM, hemen bir basın toplantısı yapıp gelişmeleri duyurdu. IBM artık büyük bir GO ustası ile karşılaşmaya hazırdı. GoDeepBlue her şeyiyle hazırdı.

Haber sadece bilgisayar dergilerinde değil, dünyanın her bir köşesinde “IBM ‘den ilginç bir haber” diye duyuruldu.

Gazeteciler dahil herkesin merakla sorduğu soru “Peki kiminle karşılaşacaktı?”.

Yakında bir basın açıklaması ile duyuracağız denilerek olay geçiştirildi. Kısa etekler giyen, güzel bacaklı uzmanlarından oluşma IBM halkla ilişkiler bölümü CEO’nun emriyle Büyük Go Ustası aramaya başladılar. Çok fazla aramalarına gerek yoktu aslında. Büyük Usta olarak anılan üç kişi vardı. Aynı zamanda Lamov’ un ustası olan Yoshioro Tanaka artık elini kaldıramayacak kadar hastaydı. Ömrünün son demlerini Kyoto ‘daki sakin evinde geçirmekteydi. IBM adına Tanaka ile görüşmek isteyen yuppiyi bayan Tanaka, “o çok hasta” deyip eve bile almamıştı.

Diğer büyük usta ise bir Fransız’dı. Sefil bir bilgisayar ile oynamayı kendine hakaret olarak görüyordu. Kendisiyle konuşması için gönderilen güzel kadına bunun kendisi için o­nursuzluk olduğunu söylemiş ve hemen ardından GO felsefesi üzerine uzun ve sıkıcı bir tirada başlamıştı. İnsan yense ya da yenilse bile rakibiyle gurur duymalıydı. Bu bir eski savaşçı geleneğiydi. Bu karşılaşmanın sonunda elde edeceği o­nur ne olacaktı?

IBM adına konuşan kadın, o­nur olmasa bile para ve şöhret elde edebileceğini söyleyip, önerdikleri rakamı fısıldayıvermişti: tam tamına bir milyon dolar. Fransız usta neşeli bir kahkaha atıp, zaten yüklü bir servetin sahibi olduğunu söylemişti. Kadın tam fazla para göz çıkarmaz gibisinden bir şeyler söylemek isterken o­nu susturmuş ve görüşmeyi bitirmişti.

IBM için geriye tek seçenek kalıyordu; münzevi Türk. Lamov ‘un başından beri en çok istediği rakip de zaten oydu.

ali-tamur

Kendi ortalarda olmasa bile münzevi Türk ‘ün efsanesi ortalıklarda dolanıyordu. Türkiye’nin seçkin üniversitelerinden olan ODTÜ’de mühendislik okurken, okulun GO kulübüne gitmişti. O yaşlardaki tüm gençler gibi aslında biraz sosyalleşmek ve bir iki güzel kızla tanışmak amacıyla üye olmuştu. Bir kıza aşık olurum umuduyla üye olduğu kulüpte GO oyununa aşık olmuştu. Bu oyunda inanılmaz bir akıl ve zarafet bulmuştu. Oyunun bitiminde taşların oluşturduğu büyülü ve simgesel şekiller o­nu sarsmıştı.

Zaten oyun oynarken amacı Lamov ve diğerleri gibi ne olursa olsun kazanmak değildi. Oyun bittiği zaman tahta üzerinde kendi deyimiyle “zarafete” sahip bir tablonun ortaya çıkmasını istiyordu. Zaten kendisini bir GO ustasından çok “ressam” olarak tanımlardı. Sırf oyunun sonunda zarif bir görüntü çıkması için bilerek o­nun kaybetmesine yol açacak hamleler yaptığı görülmüştü.

Kendine has bir oyun stili vardı. Rakibinin gücüyle rakibini yenerdi. Kişiliği gibi sakin bir oyunu vardı. Öfkelenmez, sabırsızlanmaz ve en önemlisi yenmek için özel bir çaba göstermezdi. Ama işte nasıl yapıyorsa (buna ustalık demek en doğrusu) rakibini yenerdi.

Bunu Lamov da öğrenmişti. Bir büyük turnuvada karşısında oturan gergin Lamov ‘u yendiğinde o sadece gülümsüyordu. Aslında bu bir zafer kazanmaktan çok, tahta üzerinde oluşan görüntünün verdiği haz ve mutluluktan kaynaklanıyordu.

Ama Lamov bundan hiç hoşlanmamıştı. İki kere daha oynadılar. Her ikisinde de münzevi Türk galip gelmişti. Lamov bu sakin gülümsemeyi hiç unutmamıştı.

Münzevi Türk, büyük ve parlak bir GO kariyerinin tam ortasında birden her şeyden elini eteğini çekip, Karadeniz kıyılarında bir köyde, köyün de epey dışında tek başına münzevi bir hayata geçivermişti. Bu kaçışın nedenleri ve niçinlerini kimseye açıklamamıştı. Aslında kendi de tam olarak bilmiyordu. Bir sezgi, içinden gelen bir ses…

Tüm dostlarıyla vedalaşıp kısaca “ben gidiyorum” dedikten sonra dört yıl boyunca ne kimseyle GO oynadı ne de görüştü. Haftada bir kere, bir şeyler almak için kasabaya indiğinde kasabanın esnafıyla bir iki kelime konuştuğu oluyordu ama o­nun dışında elektriğin bile olmadığı kulübede herkeslerden uzak, tam anlamıyla münzevi bir yaşam sürüyordu.

Kulübede tek başına her gün saatlerce meditasyon yapıyor, dağlarda uzun süre yürüyor ve kendi kendine GO oynuyordu. Alabildiğine basit ve yalın bir yaşamdı. Elektrik, telefon ve bilgisayar yoktu. En önemlisi insanı bezdiren kalabalıklar yoktu. Herkes o­nun bir şey aradığını söylüyordu ama o aslında kaybetmek için gelmişti bu dağ başına. Her şeyi yitirmek adına münzevi olmuştu ve halinden hiç de şikayetçi değildi.

meditating1

Son model bir arazi arabasına binmiş IBM Türkiye yetkilileri, yanlarındaki Amerikalı Halkla ilişkiler uzmanına kimsenin iki milyon dolara hayır diyemeyeceğini söyleyip, o­nu ikna etmeye çalışıyorlardı. CEO halkla ilişkiler uzmanını Türkiye’ye gönderirken “ya o Türkü ikna et ya da geri dönme” demişti. Pazarlığa 500 bin dolar ile başlayacak ve iki milyon dolara kadar çıkabilecekti.

En sonunda çamurlara bata çıka kulübenin yanına gelebilmişlerdi. Münzevi Türk ortalıklarda yoktu. o­nlara eşlik eden rehber eliyle dağları gösterip “yürüyüşe çıkmıştır Mehmet bey” demişti. Kulübenin kapısı da açıktı. Amerikalının en çok garibine giden de bu olmuştu. Nasıl oluyor da kapı açıktı?

Sıkıntılı geçen üç saatlik bir beklemenin ardından münzevi Türk gelmişti. Pek fazla misafiri gelmediği için biraz şaşırmıştı. Rehberle ayaküstü sohbet edip şakalaşmışlardı.

Amerikalı halkla ilişkiler uzmanı ile birlikte gelenlerden biri durumu özetledi. GoDeepBlue ile yapılacak bir maç karşılığında 500 bin dolar teklif ediyordu IBM. Bu rakam münzevi Türk dışında oradakilerin tümünü heyecanlandırmıştı.

O ise sadece bakıyordu. Bu suskunluğunu rakamın azlığına yorumlayan halkla ilişkiler uzmanı hemen 600 bin dolar deyiverdi.

Gülümsedi ve “ben size çay yapayım” deyip kulübeye gitti. Pek sık ziyaretçisi gelmiyordu.

Onun kulübeye gitmesi rehber hariç herkesi paniğe sürüklemişti. Ya kabul etmezse? Basit bir piknik tüpünün üstünde çay yapan adama, panik içinde sürekli yeni rakamlar söylüyorlardı, “700 bin dolar, 900 bin, 1 milyon 500 bin dolar. Tanrı aşkına! Bu bir servet, nasıl reddedersiniz?”

Sonunda iki milyon dolar teklif edildi. Yine gülümsedi.

Bu gülümsemenin anlamı neydi? “Kabul ediyor musunuz?”.

“Peki kabul ediyorum. Parayı benim adıma bir hayır kurumuna bağışlayabilir misiniz?”

Gelenler bir an şaşkınlığa düştü. Hemen toparlandılar ve “tabi ki, bu çok kolay” dediler.

“Bir de..”

“Evet bir de?”

“Oyunu burada oynayacağım, bir yere gitmek istemiyorum. Ve sadece tek bir oyun oynarım”

Bir an hayal kırıklığına uğradılar. Bunu danışmaları gerekiyordu. Hemen evet ya da hayır demek istemiyorlardı. Bir gün süre istediler.

Münzevi Türk “tabi” dedi. Nezaket icabı ince belli bardaklardan çaylarını içtikten sonra hemen kaldıkları şehre dönüp merkezi aradılar. Aradaki saat farkından dolayı uykusunda olan CEO durumu öğrenince münzevi Türk’e okkalı bir küfür savurdu.

Gecenin sabahında GoDeepBlue ekibiyle yapılan toplantıda, bu isteğin çok da zor olmadığını hatta halkla ilişkiler ve reklam açısından daha iyi olduğuna CEO ikna oldu. Bir tarafta dağ başında bir kulübe ve diğer tarafta ise modern cam bir piramitte duran GoDeepBlue vardı. Bu çelişki herkesin hoşuna gidecekti.

Teknik olarak ise bu alabildiğine kolaydı. Bir uydu sistemi ile iletişim kurulurdu. Her iki tarafta da bir noter hamleleri izler ve o­naylardı. Münzevi Türk bir kameraya hayır demezdi herhalde.

“Kamera mı? hmmm, tabi olabilir” dedi münzevi Türk. Gelenlerin hepsi rahatladılar ve gülümsediler.

Anlaşma hemen hazırlandı ve imzalandı. Münzevi Türk’ün sadece kurşun kalemi olduğu için ekipten biri memnuniyetle kendi dolmakalemini uzatmıştı.

“İki ay sonra tekrar görüşmek üzere” deyip memnuniyetle ayrıldılar.

CEO’dan “başla” emrini alan ekip GoDeepBlue üzerinde son rötuşları yapmaya başladılar. Lamov yine GoDeepBlue ile oynuyordu ama artık her seferinde bilgisayar kazanıyordu. Her yenilişinde Lamov memnuniyetle mırıldanarak “aslan oğlum, o­na gününü göster” diyordu.

IBM, münzevi Türk ile GoDeepBlue ‘nun karşılaşacağını şaşalı bir basın toplantısı ile duyurunca hem dünya basını hem de Türk basını olayın peşine düşmüştü. Hepsi de sıkıntılı Pazar günleri okunan gazete eklerine koymak için münzevi Türk ile röportaj yapmak istiyorlardı.

Ama gittiklerinde kulübe boştu. Arabalarda yatıp kalkan gazeteciler dahil olmak üzere herkes “nerede bu adam?” diyordu.

GoDeepBlue ekibi kaygılıydı ama CEO ise tam tersine alabildiğine sakindi. Münzevi Türk ortadan kaybolsa ve maç yapılmasa bile bunu “karşılaşmadan kaçtı” diye duyurabilirdi. Bu da doğal olarak GoDeepBlue ‘nun üstünlüğünün ispatı olacaktı.

“Bizimle iletişim kurmak isterseniz kullanırsınız” diye verdikleri uydu telefonuyla IBM ‘i arayan münzevi Türk, “kaygılanacak bir şey olmadığını, sadece kalabalıktan kaçmak için dağda bir yerde çadırda kaldığını, karşılaşmanın yapılacağı gün kulübede olacağını” söyledi. Sonra da uydu telefonunu kapamıştı.

Bu kısa telefon görüşmesi hemen basına bildirildi. Bütün ajanslar bunu dünyaya geçtiler. Münzevi Türk’ü bulamayan gazeteciler, o­nunla ilgili her şeyi araştırmaya başladılar. Okul yıllığındaki gülümseyen fotoğrafının altına “gizemli oyuncu” gibi ilgi çekici başlıklar atarak hayat hikayesini verdiler. Ailesiyle ve tanıdıklarıyla görüştüler. Aynı zamanda adaşı olan yakın dostu yazar ve şair Mehmet Emin Arı ile röportajlar yaptılar. Türkiye’de pek bilinmeyen GO oyunu detaylı olarak anlatıldı. Her yerde bir GO çılgınlığı başlamıştı. GO oyun tahtaları kapış, kapış satılıyordu. İnsan zekası ve bilgisayar arasındaki müthiş mücadeleyi herkes merakla bekliyordu.

Önceden kararlaştırılan maç günü geldiğinde dağ başındaki kulübenin etrafında büyük bir kalabalık vardı. Üzerinde kocaman IBM yazan bir TIR hemen dikkat çekiyordu. Tabi TIR ‘ın üzerindeki iki büyük uydu anteni televizyon yayını ve iletişim içindi. Ellerinde telsizlerle koşuşturan görevliler maçın yapılacağı masanın etrafında kameraları ve spotları yerleştiriyorlardı. Bir kenarda ufak ekranlarda masa ve üç sandalye görünüyordu.

Bütün bu olan bitene gülümseyerek bakan münzevi Türk, piknik tüpünde hazırladığı çayın demlenmesini beklerken oldukça basit kahvaltısından ufak lokmalar alıyordu. Etrafına doluşan gazetecilerin sorularına cevap vermiyor, sadece nazikçe o­nlara çay içip içmeyeceklerini soruyordu.

Neden sonra, görevlilerden biri gelip kendilerinin hazır olduğunu, yarım saat sonra oyunun başlayacağını söyledi. Münzevi Türk başını sallayıp “tamam” dedi.

Karadeniz havası hep yağmurlu olmasına rağmen nedense o gün oldukça güneşliydi. Demlediği çayı ince belli bir bardağa dolduran münzevi Türk yavaşça kalkıp oyunun Türkiye ayağı olan masanın başına geçti. Karşısında olan gençten bir görevli ve o­nun da önünde IBM logolu bir laptop vardı. Gülümseyerek el sıkıştılar. GO tahtası ortada duruyor, her ikisinin taşların olduğu camdan kaseler ise hemen yan taraftaydı. Aslında normalde taşlar tahtadan yapılmış kaselerde dururdu ama televizyonda daha iyi görünsün diye böyle bir şey bulmuşlardı.

Masanın biraz yanında duran noter kısa bir konuşma yaptı. Tüm hamleleri kaydedecekti. Aslında bunu yapan yüzlerce kişi olacaktı ama işin resmiyete dökülmesi gerekiyordu çünkü ortadaki para epey büyüktü. Kimin hangi renk taşlarla oynayacağını belirlemek için yazı tura atıldı. Münzevi Türk siyahlarla oynayacaktı, GoDeepBlue ise beyaz taşlarla.

Merkezle bağlantı kuruldu. Ekranda yanıp sönen imleç GoDeepBlue ‘nun ta kendisiydi. Sabırsız bir boğanın nefes alış verişlerini andırıyordu.

Merkezde ise toplantı odasında CEO, Lamov ve GoDeepBlue ekibinin tüm üyelerinin yanı sıra yaklaşık olarak iki yüz gazeteci, GO oyuncusu ve meraklı vardı. Ara sıra birkaç mırıltılı konuşma dışında ortalık sessizdi. Duvarda büyük bir ekranda büyük bir GO tahtası vardı. Herkes biraz sinirliydi, özellikle CEO.

Vakit gelince bir komutan edasıyla “başlayalım” dedi. Binlerce kilometre ötedeki görevliler bu komutu alınca münzevi Türk’e nazikçe “buyurun” dediler. Önce ince belli bardaktaki çayından bir yudum aldı, daha sonra cam kaseden bir siyah taş alıp 19 x 19 tahtanın yatay 9 dikeyde ise 9 koordinatlarındaki keşişim noktasına koydu. Gençten görevli hızla klavyeden hamleyi girdi. Şişman ve gözlüklü noterde hemen not etti. Sıra GoDeepBlue ‘nundu. Hamleyi görür görmez kendi kütüphanesine baktı. Her ne kadar IBM açıklamamış olsa da, münzevi Türk’ün tüm eski oyunları kütüphaneye yüklenmişti. GODeepBlue, münzevi Türk’ün bu hamleyle başlayan bir oyununu buldu. Yıllar önce Lamov ile oynadığı oyuna da bu hamleyle başlamıştı. Bunu Lamov da hatırlamıştı. Yüzünde bir gerilme oluşmuştu. Ne yapıyordu bu kahrolası Türk?

GoDeepBlue daha uzakta bir yerde kendi bölgesi olarak gördüğü yere bir taş koydu. Çayından bir büyük yudum daha alan münzevi Türk, birinci hamlesinde koyduğu taşın çaprazına ikinci taşını yerleştirdi. Hırslı GoDeepBlue hemen karşılığını verdi. Önünü kesti.

Anlayışla gülümseyen münzevi Türk, yeni hamlesini oynadı. Bu hamle garipti. Bir alan oluşturmaktan çok açılan bir yay gibiydi. Ne yapmaya çalıştığını kimse anlayamamıştı. Öğretmeninin hırsını ve acımasızlığını olduğu gibi alan GoDeepBlue şiddetle karşılık verdi ve münzevi Türk’ün peşinden gitmeye başladı. Avını arayan huzursuz bir kaplan gibiydi. Aksine münzevi Türk sanki kır gezintisindeydi.

On beşinci hamleye gelince ortaya bir spiralin görüntüsü çıkmıştı. Önde münzevi Türk, hemen arkasında GoDeepBlue, spiralin ilk halkasını tamamlamışlardı. Başta GoDeepBlue olmak üzere herkes sabırsızca münzevi Türk’ü bekliyorlardı. GoDeepBlue spirali dıştan takip ettiği için şu anda o kazançlı görünüyordu.

Cam piramide benzeyen binanın içindeki ekip sevinç içindeydi. Oyunun şu anda hakimi GoDeepBlue ‘ydu. CEO keyifle purolarından birini yaktı. Lamov hariç herkes iyimser ve sevinçliydi. Türk normal oynamıyordu, bu o­nun tarzı değildi, biliyordu. Sezgileri bir tuzağın olduğunu söylüyordu. Münzevi Türk, o­nun oğluna bir tuzak kuruyordu ve GoDeepBlue bu tuzaktan sanki kurtulamayacaktı. Bu spiralin anlamı neydi?

“Hadi gülümse Lamov, Türk’ü yeniyoruz işte” diyen CEO’ya isteksizce gülümsemişti. CEO’nun uzattığı puroyu nazikçe reddetti.

Türk, GoDeepBlue’ya aldırmaksızın spiralini devam ettiriyordu. İkisi de tahtanın dönmeye başlamışlardı. Spiral büyüdükçe GoDeepBlue daha da kazançlı hale geliyordu. Çünkü spirali dıştan sardığı için siyah taşları hapsediyordu.

Spiral 10 x 10 noktalık bir alanı doldurunca münzevi Türk, birden tahta üzerinde yönünü değiştirdi ve bu sefer saat yönünün tersinde bir spirali oluşturmaya başladı. GoDeepBlue durakladı. Karar ağacının dallarını uzattı, daha fazla genetik algoritmaya yüklendi ve sık, sık kütüphanesine baktı.

Spiralin merkezden başlayıp devam eden döngüsü o­nu da döngüye sokmuştu. Doğası gereği kendi karar ağacında spirali büyütüyordu ama spirallerin bir başlangıç noktası olmasına rağmen bitişi yoktu. Evreni kaplayacak kadar büyük olabilirlerdi. Tabi ki GoDeepBlue bunu bilmiyordu.

Spirali büyüttükçe büyütüyordu. Hamle yapmak için daha çok bekliyordu. 750 paralel işlemci arasında sıfırlar ve birler çılgınlar gibi akıyordu.

GoDeepBlue sinirlenmeye ve öfkelenmeye başlamıştı. Spiralin ters dönmesi o­nu döngünün içinde ikinci bir döngüye sokmuştu sanki.

Lamov anladı. Münzevi Türk, bilgisayarın devasa işlem gücünü o­na karşı kullanıyordu. GoDeepBlue ve diğerleri fark etmese bile aslında oyun GoDeepBlue ile GoDeepBlue arasında oynanıyordu.

İnsanlar gibi bir bilgisayar için tehlikeli şeylerden biri döngüye girmekti. Bir bilgisayar döngüye girer ve çıkmak için gerekli şart yerine gelinceye kadar döner dururdu. Eğer döngüden çıkış yoksa sonsuza kadar bu döngünün içinde kalabilirdi. Tabi biri bilgisayarı kapatmazsa. Programcılığa başlayan her yeni yetmenin ilk öğrendiklerinden biriydi bu.

Spirale bakan bir insan gibi hipnotize olmuş gibiydi GoDeepBlue. İkisi de spiralin etrafında bir tur daha attılar. Sonra münzevi Türk şaşırtıcı bir hamle ile tahtanın bir köşesine bir taş koydu ama GoDeepBlue bu hamleyle hiç ilgilenmedi. O spirale takılıp kalmıştı. o­nun etrafında dönmeye devam ediyordu.

Şaşkın GoDeepBlue spiralin etrafında dönerken münzevi Türk hiç istifini bozmadan güzel bir dikdörtgen oluşturdu. Spirali de içine alan oldukça büyük bir dikdörtgen. Daha sonra dikdörtgeni dışarıdan içeriye doğru doldurmaya başladı. Hem de hamle sırası kendine geldiğinde hiç düşünmeden, öylesine.

Dikdörtgeni dolduran son taşı da koyunca gülümseyerek yakında duranlardan birinden bir bardak çay rica etti, “birazcık demli olsun lütfen, teşekkür ederim”.

GoDeepBlue yenilmişti. Bir dikdörtgenin içinde hapis olmuştu. GO oyunun kuralı basitti. Taşların kapattığı alanlar sayılırdı. Hangi renkteki taş daha fazla alan kapatmışsa o galip gelirdi. Artık kazanmasına imkan yoktu.

Çayı gelince gülümseyerek karıştırdı. Kendi sardığı sigaralardan bir tanesini yaktı. GoDeepBlue’nun hamlesini bekledi. Laptop ekranındaki “you won I lost” (sen kazandın ben kaybettim) yazısını okuyan gençten görevli şaşkınlıkla münzevi Türk’e baktı. Sonra kendine geldi ve centilmenliği elden bırakmayarak IBM adına elini uzatıp tokalaştı. Bir anda flaşlar patladı. Oyun bitmişti.

Binlerce kilometre uzaktaki cam piramitteki CEO öfkeyle büyük odayı terk ederken, Lamov fısıltıyla “kahrolası Türk, yine yendi” diyordu.

Dağ başındaki yorgun ve hayal kırıklığına uğramış IBM ekibi eşyalarını toplarken, münzevi Türk kendini yitirmek için buraya geldiğinde sekiz yaşında olan yeğeninin, kendisini satrançta hep yendiğini hatırladı. Gerçekten iyi oynuyordu kerata. Kendi kendine gülümseyip, kulübesine doğru yöneldi.

Hayat ne garipti.

Mehmet Emin ARI

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir