Satranç ustası go oynarsa

1
292

Ankara Şampiyonu ve 90’lı yıllarda genç milli takımda yer alan usta satranççı go oynamaya karar verip hazırlandıktan sonra Go Türkiye Şampiyonu’nun ve iddialı oyuncuların bulunduğu turnuvaya katılırsa ne olur? Ali Tamur bir süre önce “Go mu Yoksa Satranç mı?” başlığı altında uzun tartışmalara yol açan konuya farklı bir bakış açısı getiriyor. Tamur’un go serüveni haberin devamında.

Go Turnuvası

Sabah kalktım, birşeyler atıştırdım, yola koyuldum. Beytepe kampüsüne vardım, arabayı park ettim. Hava serin, yağmurlu. Saat 9:30, ama tüm üniversite uykuda.

Öğrenci yemekhanesi az ileride. Salon geniş, havadar. Daha kimse gelmemiştir sanıyordum, bayağı kalabalık.

Kayıt yaptırmaya gidiyorum. Türkiye go şampiyonunun adı da Kıvanç. Bilgisayarın başına oturmuş, kayıtları yapıyor. Geçen yıl bizim bölümden mezun olduğu için tanışıyoruz. Düzenlemeyle uğraşmış mıdır bilmiyorum, ama gayrı resmi hakemliği o üstlenecek gibi görünüyor. Eşlendirmeleri yapacak, maçları başlatacak, anlaşmazlık çıkarsa çözecek, turnuvayı kazanacak, alkışlayacağız.

Kayıt oldum. Yaka kartımı aldım. Gücümü sordular. İlk defa turnuva oynayacağım ama internette şu sitede 5 kyu’yum dedim. Düşündüler, hesapladılar, 3 kyu yazmaya karar verdiler. Hiç bilmeyen birisi 30 kyu kabul edilir. Öğrendikçe 29 kyu, 28 kyu diye, başta hızlı, sonra daha yavaş, 1 kyu’ya kadar yükselir. 1 kyu’dan sonra 1 amatör dan gelir. 6 amatör dan’a kadar gider. Sonra profesyonel dereceler gelir. O da 1 dan diye başlar, 9 dan’a kadar gider. Profesyonel dereceler biz fanilerin erişebileceğinin çok ötesindedir.

İki oyuncu arasında mesela 4 derece varsa, iyi kötüye dört handikap verebilir demek. Handikap satrançta karşılığı olmayan bir şansları eşitleme sistemi, kötü oyuncu oyunun başında 4 hamle yapıyor, oyun sonra başlıyor. Karşındakini 9 handikap verip yenmek, bir at çıkıp yenmek gibi birşey. Ya da, Kasparov şuna at çıksa ne olur falan diye kafaları karıştırmayalım, 400 rating farkına karşılık geliyor diyelim. 1 amatör dan yaklaşık 2000 olmaya, 1 profesyonel dan 70’lerde büyük usta olmaya benzetilebilir.

İleride çay makinasından çay aldım. Bir masanın üstünde bir sürü kuru pasta, poğaça duruyor, organizasyonun ikramıymış. Poğaçamı ısırıyorum, salonda geziniyorum. Birkaç kişiyle merhabam var, onlarla selamlaşıyorum. Hacettepe’li çocuklar aralarında tanışıyor olmalı, şehir dışından gelmiş daha tecrübeli oyuncular var, onlar tanışıyorlar, gerisi benim gibi pek kimseyi tanımayanlar.

Maçların başlaması sarkıyor. Geleceğim deyip gelmeyenlere telefonlar ediliyor. Eşlendirmelere karar verilmeye çalışılıyor.

Go turnuvalarında McMahon sistemi kullanılıyor. Satrançtaki İsviçre sistemine çok benziyor ama herkes kendi seviyesi ne ise o kadar puanla başlıyor. Satrançta rating’i 2400 üstü olan oyuncuların 5 puanla başladığını, her 200 ratingde bir puan düştüğünü düşünün. 2200-2400 arası 4 puan, 2000-2200 arası 3 puan, 1800-2000 arası 2 puan diye gidiyor. Daha sonraki turlarda kazanılan oyunlardan alınan puanlar başlangıç puanına ekleniyor. Her turda kendi puan grubundan daha önce oynamadığın bir oyuncu ile eşleşiyorsun. Böylece daha ilk turdan herkes az buçuk kendisine denk bir oyuncu ile oynuyor. İkinci turda, ilk oyununu kazanan birisi bir üst seviyede ilk oyununu kaybetmiş birisi ile eşleşebiliyor, öyle devam ediyor. Turnuvayı, maçlarından diyelim 5 puan toplamış bir büyük usta, maçlarından 6 puan toplamış zayıf bir oyuncudan daha yukarıda bitiyor.

Amaç turnuvayı kazanmaksa, tabii çok haksız bir sistem. Düşük dereceli oyuncuların normalde zaten az olan şansı sıfıra iniyor. Ama go’da vurgu fırsat eşitliğine değil, iyi oyuncuya saygıya. Arada çok seviye farkı olan durumlarda iyi oyuncunun kötüyü zaten yeneceği kabul ediliyor. İyi oyuncu kendisi açısından zevksiz ve sonucu belli bir maç yapmaktan kurtarılıyor.

Kıvanç eşlendirmeleri bitirdi. Herkesi yerine oturmaya davet ediyor. Satranç saatlerinin nasıl kullanılacağını, ek süre kurallarını açıklıyor. Herşey iyi hoş da bu camiaya gür sesli bir hakem lazım.

Seviyesi 7 kyu olan bir oyuncuyla eşleştim. Masaya oturuyoruz. Elimi uzatıp başarılar diliyorum. Azıcık şaşırıyor. El sıkışma adetleri yok. Kafalarını hafifçe eğip “iyi oyunlar” diyorlar, öyle başlıyorlar. Öyle olur mu canım. Satrançta ilk kural budur: Maçtan önce el sıkışacaksın. Maçtan sonra kaybeden elini uzatacak, tebrik edecek.

Ben beyazım. Go’da ilk hamleyi siyah yapar. Boş tahtaya bakıyorum. Rakibim kendisine göre ileri sağdaki 4-4 noktasına taşını koyuyor. Tahtada en orta nokta dışında her noktanın dört ya da sekiz simetriği vardır ama görgü kuralları ilk hamlenin ileri sağa yapılmasını söyler. Böylece rakip de ilk hamlesini isterse kendisine yakın sağ köşeye yapabilir. Böyle daha kimbilir ne incelikler vardır ama ben bu kadarını biliyorum.

Oyun ilerliyor. Biraz gergin bir oyun çıkarıyorum. Oyun güçlerimize bakılırsa çok zorlanmadan kazanmam gerekir, ama ben aslında 3 kyu olduğumdan emin değilim. Ya aslında daha zayıfsam, yüksek seviye söylemiş olmak kendini beğenmişlik gibi olacak.

Açılışta çok düşünüyorum. Satrançta da hep süremi ayarlamakta sıkıntı çekerim. Üstelik bir go oyunu otuz, kırk, elli değil, en az yüzer, yüz ellişer hamle sürüyor. Oyun çok yakın değilse son hamleleri çok fazla düşünmek gerekmiyor ama yine de diğer aşamalar için zaman bırakmalıyım.

Açılıştan daha iyi çıktım sanırım. Sağ tarafıma yaptığı istila çok erkendi. Sağlam oynadım, yukarıya doğru kaçmasına izin verdim. Elde ettiği az bir alana karşılık güçlü bir duvar örmüş oldum. Sağ altta sağlam bir alanım oldu. Sol yukarıda da güçlü bir potansiyelim var.

Süre tüm oyun için 45 dakika. 45 dakikan dolduğunda sonraki on hamle için 5 dakika alıyorsun. Elektronik olmayan saatlerde bunu ayarlamanın kolay bir yolunu bulmuşlar. Saatini 12’ye 5 kalaya getiriyorsun, çanağından 10 adet taş alıp önüne koyuyorsun. Bayrağın düşmeden önündeki taşları oynamayı bitirmiş olmalısın. Taşların bittiğinde on taş daha alıyorsun, saatini de yeniden ayarlıyorsun.

Çoğu maçlar bitti bile. İnsanlar sohbet ediyor ya da hızlı oyun oynuyorlar. Salonun diğer ucunda sigara içenler var. Herkes rahat, güler yüzlü. Ben satrançtan daha asık suratlı, ciddi ortamlara, “susun”, “analiz yok”, “oyunu biten salon dışına” sözlerine alışığım. Oyun heyecanlı olmaya başladı, çevreye aldırmadan hesaplara gömülüyorum.

Çok erken ek süreye kaldım. Önde olduğumu hissettiğimden sağlam oynuyorum, kavgaya girmiyorum, gerekirse birkaç puan verip geri çekiliyorum. Ama bu arada fark da azalıyor. Sol altta fazla alan bıraktım. Neyse ki komi var.

Satrançta beyaz avantajlıdır, ama oyunun normal sonucu beraberedir. Go’da berabere olasılığı yok, iki oyuncudan biri kazanır, ama ikisinin de şansları eşittir. Siyahın ilk hamleyi yapmasına karşılık beyaza oyun sonunda komi adı verilen bir puan eklenir. Bu turnuvada komi 6,5. Yani oyun sonunda alanım 6 az bile olsa ben kazanmış olacağım.

Bir tek bizim oyun kaldı. İnsanlar yemeğe gidiyorlar. Salon boşaldı. Oyun sonu geldi ama tahtayı sayacak, ona göre riske girip girmemeye karar verecek vaktim yok. Hamlelerin göreli değerlerini bile karşılaştıramıyorum, rastgele oynuyorum. Neyseki rakibimin de oyun sonu çok iyi değil. En son bir puanlık bir ko savaşı kaldı. Yeterince önde olmalıyım, pas geçiyorum.

Oyun bitti. Sayım yapıyoruz. 12 puan kadar farkla kazanmışım. Kazandığıma sevindim. Açılışa bakılırsa fark daha çok olmalıydı, ama sonra iyi oynamadım.

Herkes döndü. İkinci tur başlayacak. Yarışmaya katılan Koreli bir adam var, ismi Jean (ya da ona benzer birşey). Neyse Jean plastik ambalajda Kore usulü hazır erişte çorbası getirmiş ikram olarak. Yemeğe gitsem geç olacak, çay makinasından sıcak su alıyorum, çorbamı içiyorum.

Salonda dolaşıyorum. Turnuvaya 34 kişi katıldı. Çoğunluk üniversite öğrencisi. Kırkının üstünde hiç kimse yok. Satrançta hep küçük çocuklar olur, burada çocuk da yok. Öğrenecek olan üniversitede go topluluklarından öğreniyor, ondan önce ortaokullu liseli çocuklara ulaşılamıyor.

Etrafa bakınıyorum. Altı yedi tane kız yarışmacı var. Bu iyi işte. Son yıllarda biraz değişmeye başladı herhalde ama benim zamanımda satranç camiası çok erkek erkeğe idi. Öyle olunca heves edecek kızlar da ne işim var bu kadar bıyıklının arasında der, kaçar. Kaçmayan kızlara asılan çok olur. Sonuçta ortam bol bol argo konuşma, gürültü, dağınıklık, sigara dumanı dolar, bir süre sonra aklı başında erkekler de “ne işim var, hava ne güzel, gezeyim, tozayım, bir kız arkadaş bulayım” der, onların da ayağı kesilir. Bu kızların arasında iyi go oynamaya çalışan, gerçekten hevesli, ne bileyim üç yıl sonraki turnuvaya da katılacak olan var mıdır, bilemiyorum tabii. İnşallah vardır diyelim.

Tabii go’nun şöyle bir avantajı var satrançtan farklı olarak, böyle Uzak Doğu, yok meditasyon, yok Tao, yok sağ beyin, yok Tai Chi, yok Şibumi falan, hoş çağrışımlar uyandırıyor, kızların ilgisini çekecek. Yine de asıl başarı Hacettepe Go Topluluğunun bence.

İkinci tur başlıyor. Kıvanç’la oynayacağım. Sabahki maç beni yordu. Yarın sabah daha dinç kafayla oynasak tercih ederdim. Yine de en son tur oynamaktan iyidir. Tabii sonuçta kaybedeceğim besbelli ama en başta aptal bir hata yapıp kaybetmek istemiyorum, oyunu mümkün olduğunca uzun süre dengede tutmaya, yenilirken birşeyler öğrenmeye çalışacağım.

Ben siyahım. 3-4 noktası ile başlıyorum. İlk dört hamlenin sonunda sağ köşelere ben, sol köşelere o oynamış oluyor. Beşinci hamlede sağ üst köşemi güçlendiriyorum, o da sağ alt köşeye saldırıyor. Ben de sağ üstten ileri doğru uzanarak galiba en saldırgan devam yolunu seçiyorum. Go açılışları hakkında hemen hiçbir bilgim yok; yakın temaslı kavgalara girip telafisi olmayacak hatalar yapmaktan çekiniyorum ama ilk dakikadan savunmaya geçersem hiç şansım kalmaz. Sağ üst köşemi yokluyor. Her cephede savaşamam, burada sağlam karşılık veriyorum. Az sonra saldırgan taşını uzaktan kuşatıyorum. Sağ alt köşede çok kayıp vermezsem durumum iyi olmalı. Zayıf taşını bırakıyor, sağ alt köşeme hücum ediyor. Bir taş feda ediyorum, köşeyi ona bırakıp dışarıda güçleniyorum. Köşede hala ileride yararlabileceğim zayıflıklar var. Duvarıma yavaşça yaklaşıyor ve sonra sağ üstteki potansiyel alanıma sokuluyor. Nasıl karşılık vermeliyim acaba? Yukarıdan mı aşağıdan mı. Daha saldırgan devam yolunu seçiyorum ama bu arada neredeyse tüm vaktim bitti bile.

Bir süre dengeyi korumayı başardım. Ama oyun ilerledikçe ustalık farkı kendini hissettirmeye başlıyor. Potansiyel alanıma girmiş grubuna saldırarak güç kazanıyorum ama devamını getiremiyorum. Oyundan sonra söylediğine göre merkezdeki grubumun ikiye bölünmesine izin vermemeliymişim. Onun merkezdeki grubunu tehdit ediyorum ama o aldırmadan benim sol grubuma saldırıyor. Onun grubu yaşıyor ama benim sol grubun başı belada. Grubumu kaçarken çok puan yitiriyorum. Sol üste bir ara hücum etmeliydim ama artık çok geç.

Yine bir tek bizim maç kaldı. Çok farklı kaybettiğimi bile bile oynamaya devam ediyorum. Maçtan önce sormuştum ümitsiz durumda devam etmek saygısızlık mıdır diye. Turnuva maçlarında devam edilebilir demişti. Oyun sonu geliyor. Beyaz çok önde. Kıvanç hızlı ve rahat oynuyor. Zayıflıklarımı değerlendirmek için hesap yapmıyor, maçın bir an önce bitmesi için oynuyor. Sonunda elimi uzatıyorum. Elimden geleni yaptım ama güç farkımız çok bariz idi.

Üçüncü maç başlıyor. Satranç oynarken çok yerimden kalkarım, burada oyun boyunca kıpırdamıyorum. Bu maçlar daha kısa sürüyor, genelde bir saatte, bir buçuk saatte hemen hepsi bitmiş oluyor. Benimkiler de süremi sonuna kadar kullanmama rağmen bilemedin iki buçuk saat sürdü. Bir de burada sıra karşıdayken düşünecek daha çok şey buluyorum. Mesela rakip sol tarafa oynayacak bile olsa sen ileride sağ tarafta olaylar nasıl gelişebilir, nasıl gelişirse nasıl hareket etmek gerekir gibisinden düşünebiliyorsun. Sanki satrançta pozisyon rakibinin hamlesine daha çok bağlı oluyor, hamleyi doğru tahmin edemediğin zaman düşüncelerin de yarı yarıya boşa gitmiş oluyor. Daha iyi oyuncular için durum farklıdır belki, bilmiyorum.

Bu oyun da birinci oyuna benzer başlıyor. Açılışta kendimi bayağı iyi hissediyorum. Sonra kritik bir yerde daha rahat oynamak yerine herşeyi korumaya çalışıyorum ve dertsiz başıma dert alıyorum. Büyükçe bir grubum ölüyor. Yine de herşey bitmiş değil. Altta büyük bir alanım var, sol tarafta da savaşmaya devam ediyorum. Yine zamanım bitti. Merkezde birbirini yeme savaşı sürüyor. İnanamıyorum! Ben önde olmalıyım diye düşünüyordum ama önce o beni öldürecek. Onun da zamanı bitti. Bu savaşı da kaybedersem hiç ümit kalmaz. Son bir çırpınışla zayıf sağ grubuna saldırıyorum. Ya dikkatsiz oynadı ya da sabahtan beri önümde altın bir fırsat varmış. Taşlarının sol tarafla bağlantısını kestim. Kocaman grubu öldü. Kazanmak için artık merkezdeki grubu kurtarmam gerekmiyor. Küçük oyun sonu hamleleri yapıyorum. Pozisyonu karıştırmaya çalışıyor ama çok geç. Sonunda sol alt grubu için gerekli savunma hamlelerini ihmal ediyor. Oraya saldırıyorum. Terk ediyor.

Sevinemeyecek kadar yorgunum. Ya pozisyon değerlendirmeyi bilmiyorum, durum eşitken kendimi iyi durumda sanıyorum, ya da oyun ortasında çok zayıf oynuyorum. Bu oyunun bu kadar kontrolden çıkmasına izin vermemeliydim.

Etrafa bakıyorum yine en son bu maç kalmış. Kıvanç Jean’a kaybetmiş. Yarın sen de Jean’ı yenemezsen turnuvanın hiç zevki kalmayacak diyor. E, keşke işinizi bana bırakmasaydınız o zaman. Merak etme biz bu akşam onu bir güzel içiririz diyorlar. Beni yenmek için ayık olmaya mı ihtiyacı var.

Organizasyon ekibi İstanbul’dan gelenleri içmeye götürüyor. Ben evli bir adamım. İstanbul’dan Adem var, Japonya ile bağlantısı varmış, ona go taşı ısmarlamıştım, takımımı alıp evime dönüyorum. Satrançta 15 lira civarına şu sert plastikten standart turnuva takımlarını alıyorsun, mis gibi güzel takımın oluyor. Go’da ya çok sevimsiz, pütürlü, plastik taşlar var, onlardan alacaksın, ya da idare eder bir takım alayım desen cam taş alman lazım, o da valla hiç ucuz değil. Neyse n’apalım, yaptım bir lüks, cam takım aldım kendime.

Ertesi gün, karşı apartmanda ilkokula giden yeğenim var, benim oğlanı da alın, yarım saatliğine, çevre gezisi niyetine turnuvaya gelin diyorum teyzeme. Ne güzel pazar günü, etnoğrafya müzesi gibi, hayvanat bahçesi gibi, yirmi dakikalık “burada da abiler ablalar oturmuş ciddi ciddi go oynuyorlar” gezisi. Büyükler sadece araba kullanıp, Kurtlar Vadisi izlemez, arada sessiz sessiz go oynayanları da olur gibisinden. Olabilir diyorlar, sonra gece benimkinin ateşi çıkıyor, yeğen midesini üşütmüş, program iptal oluyor. Olsun, bir dahaki sefere.

Zaten birkaç yıla oğlumu da sokacağım turnuvalara. Kerata dört yaşında ama şimdiden atarideki (tehdit altındaki) taşları almayı, atariden kaçmayı biliyor. (?Vah vah, asıl manyak ebeveynler konusunda uzman bir psikolog arkadaşım var, onun telefonunu vereyim? de diyebilirsiniz tabii.)

Go’nun satranca göre çok avantajlı olduğu alan da bu bence: Öğrenme kolaylığı. Erişkin iki insana go’nun tüm kurallarını kırk beş dakikada öğretebilirsiniz, sonra da haydi aranızda oynayın dediğinizde neşeyle oynarlar. Yalan yanlış oynarlar, oyunun sonunda “aa, bu niye ölüymüş, aa ben o kuralı yanlış anlamışım, allah allah” derler ama sonuçta kendilerince birşeyler düşünüp, bir strateji falan geliştirip oynarlar. İki erişkin insana satrancı öğretmek hem daha uzun vakit alır, hem de sonunda hadi aranızda oynayın desen ne yapacaklarını bilemezler. Taşların hareketlerini karıştırırlar, amaçsızca sağa sola oynarlar, zevk falan da almazlar. Aranızda dört yaşındaki bir çocuğa hem satranç hem de go öğretmeye çalışmış birisi varsa ne demek istediğimi iyi anlayacaktır. (Evet evet, alayım ben o telefonu.)

Pazar günü üç maç daha yapıyoruz. Cam taşlar satın aldım ya, hemen gözümü midye takıma dikiyorum. Japonya’da geleneksel olarak beyaz taşlar deniz midyesinden, siyah taşlar bir yanardağdan çıkan granitten yapılırmış. Japonya kıyılarında o midye az kalmış, Meksika’dan çıkarılıyormuş. Bu midye-taş takımların fiyatı 200 dolardan başlıyor, 1500 dolara kadar çıkıyor. Ama evet taşlar hakkaten cam taşlardan daha güzel görünüyor. Ne yapsak. (Yuh, ne kadar pahalıymış diyenlere, geleneksel go tahtalarının şöyle bir karış yüksekliğinde, neredeyse 50 santime 50 santim ebadında, ayrıca altında ayakları olan yekpare bir tahtadan yapılıp, o tahtanın da ancak Japonya’da yetişen bilmem ne ağacından elde edildiğini ve bu boyutta tahta çıkarılabilmesi için ağacın birkaç yüzyıllık olması gerektiğini belirtiyor, fiyat tahminini size bırakıyorum)

Neyse, benim kadar zayıf bir oyuncu için öyle midyeymiş, tahta masaymış, param olsa bile satın almam yakışık almaz zaten. Hem daha taşları koyacak kabım bile yok, evde sarelle kavanozlarına koydum taşlarımı. Gerçekte yusyuvarlak geniş, bombeli kapaklı tahta çanaklar oluyor, taşlar o kaplarda duruyor. Oynarken kapağını ters çevirip önüne koyuyorsun, esir ettiğin taşları kapakta biriktiriyorsun. En ucuzları alınamayacak kadar pahalı değiller ama yine yurt dışından getirtmek gerekiyor. Onun yerine nasıl bir malzeme kullanabilirim acaba. Yuvarlak tahta kutu bulamam. Paşabahçe’de uygun kap olabilir mi? Ya da toprak çömlek yaptırılabilir mi? Ya da Kale’de hasır sepet bulsam olur mu? Düşünelim bakalım.

Maçlar yine zorlu geçiyor. Hamlelerimi ek zamana kalana kadar not ediyorum. Go’da hamleleri kaydetmek bir bakıma satrançtan daha kolay: boş tahta çizili bir kağıt alıyorsun hamle hangi noktaya yapılmışsa o noktaya hamlenin numarasını yazıyorsun. Genellikle bir noktaya tek bir hamle yapıldığından yeterli oluyor. Pratikte ise oyunları evde bilgisayara kaydederken bakıyorum, hamle sayılarını karıştırmışım, koca tahta, hamlelerin yerlerini kaydırmışım, pek becerememişim.

İnsanlar neşe içinde, çabuk çabuk oynuyor. İyi oyuncuların maçlarında bile arada rakiple fısıldaşmalar, hatta gülüşmeler oluyor. Neyse, çok şükür, hamle geri almak söz konusu değil! Go Ustası kitabında çok büyük iki usta aylarca süren bir maç yapıyorlardı, orada da arada konuşuyorlardı. Belki kültür farkıdır.

Peki, iyiler düşünüyor da, diğerlerinin bu kadar hızlı oynamalarına ne demeli? Konsantre olma alışkanlıkları mı eksik, daha fazla düşünmekle daha iyi hamle bulamayacaklarını mı biliyorlar? Birkaç hamle arasında tereddüt ettiğim durumlarda düşünmek genellikle bilinçli bir tercih yapmama yetmiyor.

İlk iki maçımı kazanıyorum. Son maçta Jean ile oynuyoruz. Yensem birinci bile olabilirim ama bu “Fener Milan’ı 5-0 yense kupayı da alabilirdi” demek gibi birşey. Kore’nin go’daki yeri, satrançta Rusya’ya falan tekabül ediyor. Jean, böyle çat pat Türkçe konuşan, acayip sevimli, sıcak bir adam. Çok hızlı oynuyor. Öyle kitaplar okumuş, çalışmış mıdır bilmiyorum, ama pratiğinin çok kuvvetli olduğu, iyi oyuncularla bir sürü maçlar yaptığı belli.

Hani satrançta kahve oyuncuları vardır, siz küçük bir çocuksunuzdur, bir sürü satranç kitabı okumuşsunuzdur, yalan yanlış birşeyler öğrenmiş ama sindirememişsinizdir, oyuna başlarsınız, dişinizle tırnağınızla oynarsınız, o böyle çiklet çiğneye çiğneye oynar, arada belki kötü duruma düşer sonra bir punduna denk getirip yener, nefret edersiniz, sonra yıllar geçer, siz, işiniz mi yok, satranç falan çalışmaz olursunuz, kahve oyuncusu olursunuz, karşınıza çıkan küçük çocukları yenersiniz.

Jean diyorduk, nerelere geldik. Neyse, ben ikişer dakika düşünerek oynadım, o ikişer saniye düşünerek oynadı, aslında bir süre oyunu dengede götürmeyi de başardım, (bütün oyunlarımda başlangıçta kendimi iyi durumda sanmamı da neye yormalı bilmiyorum) işte bir yerde üç taşı feda etmiştim, telafi ederim demiştim, onları savunmam gerekirmiş, hoş onları savunsam bu sefer de başka yerde problem çıkacaktı, artık bilemiyorum, ben kaybettiğimi uzun süre anlamadım, ama o kazandığını çok zaman  önce anlamış, oyun sonunda üçün beşin hesabını yapmadı, 14 puan farkla kazandı. Ben 14 puan farkla kazanınca kendimi rahat kazanmış hissediyorum, 14 puanla kaybedince tüh, kıl payı kaybettim diye düşündüm 🙂

Ankara’da bir Go Derneği var. Türk Japon vakfında bir odaları, birkaç go takımları var. Kızılay’da go oynanan, üniversitelilerin devam ettiği iki kafe var. ODTÜ’de, Hacettepe’de go toplulukları var. İstanbul’da, keşke iş yapsa, go ağırlıklı bir kafe açılmış. Bursa’da bir araya gelen birkaç oyuncu varmış. İki üç tane mektup listesi var. Bir de internette bir go servisinde Türk odası var. Dernek yılda toplam dört adet turnuva düzenliyor. Turnuvalarına katılmış kayıtlı oyuncu sayısı 130 küsur imiş. Buraya yolu düşmüş Japonlar, Kore’liler hariç, amatör dan seviyesinde yedi sekiz kadar oyuncu var.

Hayatını go’dan kazanmaya çalışan müteşebbisleri, go öğretmenleri, klüp işletenleri, dergi çıkaranları, etik kurulları, rating hesapları, kavgaları, hakemleri, ligleri yok. En önemlisi ülkede oğlunu, kızını cumartesileri iki saatliğine go kursuna göndermenin derslerine de faydalı olabileceğine inanacak kadar saf ana babalar yok. Gördüğüm, camiada öyle üşütükler, serseriler, ihtiyarlar, bıyığı yeni terleyen delikanlılar, sarhoşlar da yok, yoksa biraz sıkıcı mı ne, bir tek böyle kızlı oğlanlı üniversiteliler var.

Turnuva bitti. Siyah ya da beyaz oynamak bir avantaj teşkil etmediği için “herkes her renkten yaklaşık eşit sayıda oynasın” baskısı yok, altı tur normal bir turnuva uzunluğu.

Jean her maçını kazandı, birinci oldu. Kıvanç tek yenilgiyle ikinci oldu. Oynasak beni yenebilecek bir oyuncu daha vardı, denk gelmedik, averajla ben üçüncü oldum. Elimden gelenin en iyisini yaptım, biraz şansım da yaver gitti, ama asıl göze çarpan nokta ülkemizin go’da ne kadar perişan bir seviyede olduğu. Ben yıllarca satranç oynadım, turnuvalara katıldım, kitap okudum, yenilikleri takip ettim, ufak tefek dereceler aldım, sonra bir ara heves ettim, birkaç ay tuvalette gazete okumak yerine go problemi çözdüm, arada bir televizyon izlemek yerine internette go’ya takıldım, şimdi ustalık olarak değil ama sıralama olarak go’daki Türkiye sıralamam nereden baksan daha yukarıda!

Go çok keyifli bir oyun. “Baby chess” gibi, “aldığın taşı istediğin yere koy” gibi çeşitlemeleri, üç hamlede yardımlı mat gibi ya da “şu piyon bunu yemiş olamayacağına göre önce şu piyon şuradan at çıkmış olmalı” gibi “recreational analiz” problemleri yok. Uzaklarda, oyundaki yetkinliği bakımından Kasparov’dan ileri olduğu iddia edilen meşhur oyuncuları, satrançtan daha eski bir tarihleri, kaydedilmiş bin yıllık maçları var, ama oyun hep aynı sade, giriş, gelişme, sonuçtan müteşekkil, kuralları değişmeyen tek bir oyun. Körleme oynamak galiba mümkün ama satranca göre çok daha zor olmalı. Çok hızlı bile oynasanız bir oyun en az onbeş yirmi dakika sürüyor.

Go’nun satrançtan daha derin, daha güzel, daha estetik, daha zor, daha zevkli bir oyun olduğu konusunda yaygın bir kanaat var. Galiba hala Şibumi’deki birkaç cahilce cümleden besleniyor. Kendi fikrimi söyleyeyim, öyle değil! Go da, satranç da çok derin, çok güzel, çok estetik, çok zor, çok zevkli oyunlar. Go daha derin değil, ikisi de olması gerektiği kadar derin: insan aklının biraz ötesinde, tam olarak çözemeyeceğimiz, ama yapıda var olan düzenlilikleri zamanla hissedebileceğimiz, strateji oluşturabileceğimiz derinlikte.

En güzeli, kendi adıma ben böyle bir şey öğrendiğim zaman hemen “en doğrusunu öğreneyim. Hakkında bir kitap daha okuyayım” yapmaya eğilimliyimdir, gerisini de öğrenmeyivereyim, tadında bırakayım diyemediğim çok olur, -ne yapalım, düşünseniz sizin de vardır psikopat bir yanınız- ama tabii aslında o öyle değil, satrancın da go’nun da en iyi yanı, biz kötü oyuncular da zevk alarak oynayabiliyoruz. “Öğreneyim, arada yalan yanlış güzelce oynayayım” derseniz, kuralları, basit taktikleri ve en temel stratejileri örneğin http://playgo.to/interactive/turkish/index.html adresinden bir iki saatte öğrenebilirsiniz.

Turnuva bitti. Dereceye girenlere birer belge verildi. Derecesi düşük, ama çok puan kazanan bir kıza özel “savaşçı ruh” belgesi verildi. Fikir güzel de ödülün ismi pek çirkin! “Gayret ödülü”, “mücadele ödülü” gibi birşey olmalı. Aslında keşke tüm katılımcılara birer katılımcı belgesi verselermiş. Para ödülü yoktu, organizasyon baklava almış, hep beraber bir sürü baklava yedik. Şahsen çok beğendim bu fikri, satranç turnuvaları düzenleyeceklere duyurulur. Bundan sonra katılacağım turnuvalarda bedava çay içmek, poğaça yemek, baklava yemek ve turnuva sonunda da en azından “şanssızlık oldu”, “daha çok çalışırsa neden olmasın”, “satrançtan çakmıyor ama sevdiğimiz bir arkadaşımızdır” gibi ödüller almak istiyorum!

Yazan Ali Tamur

Bahsi geçen turnuvanın sonuçları: Hacettepe Go Kulübü

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here