Demir Büyüközkaya – 8

0
270
dama

Şimdi Türkiye’nin sayılı damacılarından Ufuk isminde üsküdarlı bir kardeşimiz var. Bahriyeli diye nam aldı Türkiye’de. Bahriye ufuk dedin mi dama dünyasında herkes onu tanır. Onu çok severim. Çok efendi çocuktur. Oğluma ismini vermekte sakınca görmedim. Oğlumun Ufuk ismi oradan gelmiştir. Hatta rahmetli kayınpederim Cem, Can gibi başka bir isim bulacaktı, Cenk gibi… Ben de “müsaade ederseniz, ufuk olsun” dedim.

Damada da çok güzel anılarımız var. 64’lü yıllarda, ben satranç oynarken aktif bir şekilde dama da oynuyorum. Beşiktaştaki meşhur Kambur Arif’in bir bahçesi var, Askeri Müze’nin hemen karşısında. On-on beş bin metrekare, belki daha büyük bilemeyeceğim. Orası “muazzam bir iş merkezi olur” gibi düşünceler biz söylerken; vasiyet var, Kambur Arif “Böyle kalsın” demiş diye.

O dediğim yıllarda çok büyük damacı ustası Başçavuş Mustafa var. Bu Başçavuş Mustafa’da resmen Başçavuş, karacı. Ordu Trakya’ya mı ne tatbikata gidiyor, bu bir yerde dama oynamaya takılıyor. Ondan saati maati unutuyor. Ordudan ihraç ediyorlar. Fakat müthiş bir ustaydı Başçavuş Mustafa. Ben onunla zaman zaman oynardım. İşte iki taş falan çıkartır bize.

 

Damayı biliyorum ama onlar kadar değilim. Öyle oyunlar yapıyor, bir şey bırakıyor mesela bariz size bir şey gösteriyor, kazanç gibi. Ben şimdi o kazancı yapmıyorum, o kazanç yalancı kazanç, hakiki kazanç değil. Diyor ki “niye yapmadın onu görüyorsun sen bunları”, ben de diyorum ki “Siz onları bilerek bıraktınız, mutlaka altında bir şey var”. “Bak” diyor, “Böyle yapıyorum” falan… Hakikaten siz istediği gibi oyunnarsanız altından gizli oyun çıkıyor, takır takır yeniliyorsunuz.

“Sendeki bu temkin, başkasında yok Demir Bey. Senin satrançtan mı yoksa genel yapından mı geliyor, hayranım” diye beni överdi rahmetli. Maddi olanağı kısıtlıydı, kahvede yatıp kalkıyordu. Bende söylemesi ayıp ona nargile, çay ısmarlardım. Bazen cebine birkaç kuruş para verirdim. Ruhu şad olsun büyük damacıydı.

Yine orada sütçü lakaplı, (damacılarda böyle lakablar var) Sütçü Ahmet vardı. Adam tam cahildi, hakikaten okumamış. Fakat öyle oyunlar oynar ki insanı şaşırtır, böyle tıkır tıkır. Fakat acele oynardı. Hani ümmi derler, okumamış şairler vardır, okumamıştır ama şairdir. O da ümmi tam anlamıyla, damayı da çok çabuk oynuyor. Birgün şaka yollu bir iddiada dedim ki “Ben sütçüyü 6-0 yenerim”. Şimdi damacıların hepsi şaşırdı. Nasıl yenersin falan gibi. Hadi kapıştık. Şimdi ben hamleyi oynuyorum o hamlesini hemen çabucak oynuyor. Ben düşünüyorum beş-on dakika, saat yok. 6-0 yendim, o gün. Yine Beşiktaş’ta İş Bankası’nın, Ziraat Bankası’nın olduğu blok var. Onun arkasında Acem İbrahim’in kahvesi vardı. Kahvenin bütün duvarları ahşap. Eski hani üst üste döşerler kiremit gibi, o tip döşeme ahşap. Yıpranmış belki yüz senelik bina. Orada bir yer buldum. Oraya “Demir 6-Sütçü 0” yazdım. Millet ona bakıyor. Tabi aslında yenemem yani onu hakikaten yenemem. Ama dediğim gibi küçümsüyor. Biliyor ben damacı değilim. Çabuk çabuk oynayınca biz 6-0 yaptık.

Damada böyle anılarım var.

Yine bir tanesi… Kunduracı Kara Ahmet var. Sohbet ediyorduk bir Pazar günü, Ufuk küçük, 8-10 yaşlarında. Biz o zaman Beşiktaş’ta oturuyoruz. Kayınpederim ve kayınvalidem, rahmetli, Çamlıca’da kendi mülkleri var, orada oturuyorlar. Benim hanıma da ayrı bir düşkünlükleri vardır.

Bir pazar günü, eşim “Annemlere gidelim” dedi. Sabah onda Beşiktaş’tan çıktık, Boğaz köprüsü yok o zamanlar. Vapurla gideceğiz. Şeytan dürttü işte, tam Kambur abinin bahçesinden geçerken ben dedim ki “Sezen, sen Ufuk’la git”… öğle yemeğine bekliyorlar bizi. “Ben” dedim “gelirim, geç kalırsam da” (geç kalırsam dediğim öyle saatlerce değil, yarım saat falan) beni beklemeyin, yemeğe başlayın”. Tabi biraz sızlandı bizim hanım “Ya,gel gidelim işte”… ”Yok, ben bir uğrayıp arkadaşlara merhaba diyeceğim” dedim. Onları yolcu ettim.

Ondan sonra kahveye gittim bir baktım bizim satranççılardan kimse yok, daha gelmemişler, sabah erken. Fakat damacılar orada. Ufuk, Kara Ayhan, PTT’den emekli Şeref Usta yani bütün İstanbul’un sayılı damacıları oturmuşlar sohbet ediyorlar. Bir de Ankaralı Talat Bey diye bir damacı var, ancak orada yok o.Zaman zaman geliyor İstanbul’da dama maçları oynuyor. Özellikle dama için gelmiyor. İşi var, geliyor İstanbul’a oynuyor.

Onlar sohbet ederken ben dinliyorum, tabi onlar arasında benim pek söz hakkım yok. Onlar usta damacı diye. Konuşma şöyle bir şeye sürüklendi. Dediler ki “Ankaralı Talat, şöyle böyle”, Kara Ayhan’da oradan bastonuna dayandı ve dedi ki “Şeref onu geçenlerde 6-0 yenmiş”. Benim birden sporcuyu koruma aşkıyla tepem attı. Dedim ki “Ayhan usta, ben de sizler kadar damacı değilim ama biraz damadan anlıyorum. Ben Talat Beyi seyrettim. Modern dama oynuyor”. Taşları kesiyor, kesiyor. Oyun sonu oynuyor ki birçok damacı oyun sonu oynamaz. Açmaz yapmaya çalışırlar, 5 verir 8 verir 10 taş alır, bilmem ne yapar. Talat öyle değil. Kesiyor taşları tıkır tıkır. Ondan sonra bir pozisyon oluşuyor. Oyun sonuna kalıyor. Daha evvel dama çıkıyor yeniyor… Sonra dedim ki “Şeref usta iyi oyuncu , hamleci falan ama Şeref’te açmaz falan bir şey yok. Şeref sırf hurdacı, ortaoyuncu. 6-0 yenemez”. O zaman Şeref 40 yaşlarında, Talat 50-55 yaşlarında. Dedim “Adam otobüsle falan gelmiştir, Ankara’dan. Yorgundur, yenilebilir. Ama Şeref, Şeref de orada, kusura bakmasın 6-0 yenemez”. Rahmetli Kara Ayhan şöyle durdu baktı ve “Sen damadan ne anlarsın, kimi yendin ki böyle konuşuyorsun” dedi. Dedim ki “Ayhan usta, ben kimseyi yenmedim ama seni yenerim”. Şimdi damacılar şaşırdı. ”Nasıl yeniyor”dediler. “Ben seni yenerim” dedim. Hepsi yenemez gibi baktı. “Getirin masayı” dedim. Üç yapan kazanıyor. Sabah saat taş çatlasın on buçuk, “Masadan kalkan, terkeden mağlup” dedim. Kabul edildi. Çaylar, nargileler söylendi. Tüm millet toplandı , şaşırdılar şimdi. Bir oyun , kayıp derler, berabere berabere, sekiz oyun berabere. Kayyum, kayyum gidiyor. Bir oyun geldi bana, şimdi ben düşünüyorum yan taraftan birisi, geçmiş gün kim hatırlamıyorum, sabırsızlandı “yap işte” dedi. “Senin dediğin şu değil mi?” dedim. “Eee yap, yener” dedi. “Onun daha zengini var, onu düşünüyorum” dedim. O konuşmayla ben bir hata yaptım. Yeneceğim oyunu kaybettim. 1-0 öne geçti. Hemen akabinde güzel bir oyun yaptım. O sıralar oyun yapıyorum, yani. Şırak 1-1. Akşam saat sekiz buçuk, ne çamlıca kaldı, ne bilmem ne. Kara Ayhan bastonuna dayandı. “Geç oldu” dedi. “Kavli biliyorsun, sen bilirsin.” dedim. Ben öyle bir şey yaşadım, yani. Kara Ayhan ile olan anım bu.

Yine, gözümün önünde tornacı, adını hatırlayamadım. Şimdi orada iki taş çıkıyorum ben. Dev gibi bir adam ama dünya tatlısı, sinirlenmek yok. Yani ağzına vur lokmasını al. Hiç kızmıyor. Böyle taşları tutarken okşar gibi tutar, o dama taşlarını. Bir gün ben bunu taş çıkıp yenerken, dedi ki “Ah! ah! tavla bilsen de bende seni orada yensem, hıncımı alsam”. Öyle deyince, gözümün önünde de rahmetli ismini hatırlamıyorum, neyse gelir herhalde. Dedim ki ”Ben tavla da bilirim.”.

Şimdi Üsküdar’da oluyor bu olay, Üsküdar’ın gençleri dediler ki “Demir abi”, o zamanlar ben 25-30 yaşlarındayım, ilk İstanbul birinciliğim 61’de 35 doğumluyuz, o zaman 25 yaşındayız. Bütün Üsküdarlı gençler dediler ki “Satrancına, damana laf yok ama tavlada”. Yusuf ağa! Tornacı Yusuf ağa. ”Yusuf ağa bize beş kapı verir. Zarın bir tanesini kullanmaz”. Yani yek geldi, ikisini atıyor ya, mesela yeki kullanmayacağım diyor adam. ”Yeki kullanmaz, bize beş sayıda avans verir”. Bilmem ne, methediyorlar yani. “Siz benim nasıl tavla oynadığımı biliyor musunuz?” dedim. “Ne olursan ol” diyorlar. “Hadi” dedim “Getirin bakalım tavlayı”. Sonra “Ben zar tutarım” dedim. Yusuf ağa da dedi ki “Ben de tutarım”.

Tavlanın içine girmeyecek elimiz. Zarı tutacaksım ama tahtanın içine sokmak yok, kabul. Getirdiler tavlayı. Ben 5-3 mü, 5-4 mü kazandım. Millet tıs. Şimdi Pazar gününe randevu yaptık. Dediler ki “Bu sayılmaz”. Pazar günü yine geldik. Yine sabahın onu falan. Üsküdar’da Ahmediye meydanı vardır, oralar çok değişmiş şimdi, orada havuzlu bahçe var. İçinde havuz böyle, kahvehane öyleydi, havuzlu kahvehane. Orada oynuyoruz. Tavla açıldı, yine çay, kahve aldı herkes, kaybeden verecek paraları. İddia öyle. Şimdi dedik ki bir beşlik, bir beş bir beş, eğer her iki tarafta birer demet aldı ise, parti diyoruz ona, sayıya bakılmadan kim verdi yapılacak. Yani diyelim ki, Faruk 5-2 kazandı, üç farkla bana kazandı, ben bir farkla 5-4’le kazandım. O zaman kim verdi yapılıyor, sayıya bakılmıyor. Toplam sayılara bakılmıyor, yani. Yenmiş olmak önemli. 5‘de bitiyor partiler. Şimdi bir demet o aldı, bir demet ben aldım. Fakat o daha çok elini tavlanın içine sokuyor. Ben daha harbi atıyorum yani ama benden daha hakim zara, yakından attığı için. Sonra ben oynamaya oynamaya elim durmuş.

Ben altı tane pulun üzerinde birden şeşe kadar şeşten bire kadar oniki tane tek zarı getiririm. Altı tane, sekiz tane pulu koyun, aspirin kadar büyüklük var ya o büyüklükte yek, düş, se, char, penç, şeş onları getiririm. Tek bir zarı, öbürü kalabilir yanında ama düşebilir takla atar. Ondan sonra şeşten yine oniki tane zarı o pulun üzerinde doldururum .O kadar atıyordum, zarı. Tabi atmaya atmaya el duruyor.

Uzatmayalım, şimdi geldik 1-1 vaziyet. Yine akşam saat beş buçuk oldu. 61 İstanbul birinciliğinde son tura gideceğim. Yüzde yüz birinciyim. Vaziyet 2-2. Zar bende, bir baktım saate, eyvah!. Yarım saat vakit var, vapurla falan taa tepebaşına gideceğim, Amerikan konsolosluğunun arkasında o zaman dernek. “Vakit kalmadı” dedim, “Ben İstanbul şampiyonu olacağım. Gitmezsem maça hükmen yenileceğim. İstersen üçte çıkalım. Yok kabul etmezsen ben mağlubiyeti kabul ediyorum. 2-2 ama mağlubiyeti kabul ediyorum”. ”At at” dedi. Sıra bende. “Mızıkırsın” dedim. Yine “At at, ben seni öylede yenerim.” dedi. Attık zarı takır takır, şans bana güldü. 3-2 bitti maç. Şimdi ben kalkıyorum. O dev gibi adam omuzlarımdan tuttu. “Otur” dedi “gidemezsin”. “Ben sana mızıkırsın” dedim. Ruhu şad olsun. Ondan sonra oynadık onunla epey, o daha fazla kazandı. Ruhu şad olsun.

Yine bir tavlacı ustası vardı, Beşiktaş’ta. Burhan Bey diye. O adamdaki gibi zar tutuşunu başkasında görmedim. Şimdi zarın birini koyuyor buraya (avuç içi), şak şak sen bu zar sesini duyuyorsun, takır takır vuruyor. Ondan sonra atıyor. Düşeş mi lazım düşeş. Ben avantajlı giriyorum içeri. Ben, söylediğim gibi, zarın birine hakimim, öbürü yüzde altmış. Benimkinde takla atıyor böyle. Mesela düşeş atacaksın değil mi. Alttaki zar şeş bana bakıyor. Üzerine yeki koyuyorsun. Yani şeş-yek gibi. Attığın zaman şeş çakıyor, o yek takla atıyor. Tık tık düşeş gelmesi lazım. Üstteki alttakini duruyor, kendisi dönerek geliyor. Fakat işte oynama oynamaya. Ben tavlayı Manisa’da inşaat yaparken iki sene müthiş ustalaştım orada, hem zar tutmalar, hem tavlanın genel aleminde. Ondan sonra Burhan Beyle epey oynadık. İşte o dediğim gibi enteresan bir şekilde tak tak çok daha güçlü atıyor zarı. Daha zarı yerden alırken hemen işte tık ayarlıyorsun.

Konu tavladan açılmışken yine bir şey daha aktarayım. Beşiktaş’ta Güngör diye avukat bir adam var. Zar tutmuyor bu adam. Hürriyet gazetesinin tavla yarışmalarına girer. “Söz tavladan filan bilmiyormuş benim tavla oynadığımı” yalnız dedim benim zarım kırık geliyor, ben zar tutmadan oynayamam, rakipte tutsun”dedim. “Fincanla oynarız” dedi. Ben “yok dedim” , “Ağızla oynarız” dedi, zar yok, tavlayı diziyorsun ne istiyorsan ağzınla söylüyorsun atıp oynuyorsun. Dama gibi, satranç gibi matematik. Bir oyun alamadım, ciddi söylüyorum. Burada tavlacılar var, iddia ediyorlar, dedim” getiririm bir oyun al ziyafet benden” Neler sayıyor, yüksek kapı alıyorum,, sıradan kapı alıyorum, hiçbirşey kar etmiyor. Olmuyor, sıradan kapı almak, yüksek kapı almak temel prensip, bunun lamı cimi yok. Öyle bir yerde öyle bir zar atıyor, bana göre yanlış, bir oyun alamadım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here