Berlin Mızıkacıları

0
214

Üç beş bira içmeden dönmezdim fakirhaneme. Son birkaç yıldır ne işim gücüm, sorumluluklarım vardı ne de umutlarım. Neyse ki bir fakirhanem vardı başımı sokacak. Bir şekilde de yiyecek içeceksiz kalmıyordum.

Onu görünce ayılıvermiştim. Böyle bir mucize olabilir mi dedim, kendi kendime, gerçekten Martina olabilir miydi? Kucağında birkaç aylık bir bebek bu karda kışta deniz kenarında bakışları suya dalmış kadın, Martina olabilir miydi?

Martina mı kimdi? ”Berlinde tanışmıştım. Bir yaz aşkı gibi başlayıp bitivermişti. İlk aşkımdı, hiç unutmadım unutmayacağım.

Yirmi yıl önceydi. Gençler birincisi olma başarısını göstererek Berlin’de ülkemi temsilen oynama şansı elde etmiştim. Daha o zamanlarda bile ne kadar samimi ve istekli çalışsak da -daha çok nesnel koşullardan kaynaklanan- büyük farklar vardı aramızda diğer başa güreşen ülke satranççılarıyla. O kadar ki adeta deneyim ve formalite maçları oynamak için gidiliyordu adeta. Her şeye rağmen yapabileceğimin en iyisini yapmaya kararlıydım. Nitekim, hayatımda en fazla oynama istediği duyduğum ve çalıştığım -bunun sonucu olarak- başarılı olduğum bir dönem geçirdim. Turnuva sonucu da utandırmadı. Hep ilk otuz, kırka aday olunan bir turnuvada ilk defa ilk o­nda yer aldım, ki ilk beş çok çokkkk yaklaşmıştı. -Pek yaşlanmış sayılmam geçen yirmi yıl zarfında ancak yaşlılar gibi her fırsatta dile getirmekten de kendimi alamam.- Nasıl da güzel dostluklar kurmuştum. Şimdi nasıl, nerelerdeler acaba… Çoğunun yerlerini, yaşamlarını kestirebiliyorum aslında… İlk o­nun hemen hepsi ‘büyük usta’ yıllardır. Belki de tek amatör ben kaldım. Hoş yedinci olan Jodi Mc Taylor hala ünlü, profesyonel bir broker.-benim bildiğim tek broker aynı zamanda ‘büyük usta’ olan- Hele ki ilk üç! Rusya’dan Mihail İvanov, İrlanda’dan Tom O’Henry ve Japonya’dan Fui Fujita, hala o turnuva senin bu turnuva benim dünyayı dolaşan ve başa güreşmekten yorulmayan Dünya Satranç Arenasının Asil Şövalyeleri…

Çağdaş aşk romanlarının en güzelinin kahramanları kimlerdir sizce? Asil şövalye, bileği asırlardır bükülmez yiğit, ölümsüz aşık kim acaba?… Ya bilim bilgi birikimi, sibernitiğin prensesi?… Satranç değil mi birincinin cevabı ve bu enerjik ve yaşlanmayan kahramana vurgun, körpe denilecek kadar genç ama ulu çınar kadar bilge prenses… İnternet değil mi bu prenses?… İki sevdalı ancak bu kadar tutkun ve ancak ölümsüz olabilir… İşte ben, bu yaşlanmaktaki geveze, tutkunum o­nların sevdasına bir çoğunuz gibi, ve her fırsatta gözlerimin, tuşlarımın hapsindeler…

Berlin Mızıkacıları’nı merak ediyorsunuz hâla değil mi? Yedinci tur Mihail İvanova’a kaybettikten sonra -ki ikimiz de mükemmel oynamıştık- bir hüzün çökmüş salondan çıkar-çıkmaz karşımızda görülen fıskiyeli havuzun taşlarına oturup mızıkamdan bir lezginka üflemeye koyulmuştum. Bir süre sonra İvanov ritmle eşlik etmeye başladı elindeki pet su şişesiyle, meğer ardımdan gelmiş ve dinlemiş uzunca bir süre. Sekizinci turun ardından bende mızıka, Mihail’de keman, Tom’da gitar, Fui’de bir dizüstü -klavye ve ritm olarak- sözleşmiş gibi aynı yerde çalmaya başladık. Haber çabuk yayılmış, maçı biten herkes havuz kenarında yerini almaya başlamıştı. Hemen her ulustan bildiğimiz anonimleri çaldık büyük bir keyifle. İşte bu doğal, mini konserin ardından ismimiz hazırdı, ‘Berlin Mızıkacıları’. O gün tanışmıştım herkesin oybirliğiyle benimsediği ismimizin isim meleği -ve zaman-zaman vokalistimiz- Martina’yla. Sadece turnuva sonuna kadar değil, bittikten sonra da, her fırsatta her yerde birlikte olmaya, büyük bir keyifle çalmaya devam ettik.

Güzel günler daha mı çabuk geçiyor ne? Pek hızlı çattı ayrılık, hepimiz hepimizi ülkerimize koşulsuz ve büyük bir içtenlikle davet ederek ayrıldık.

Geçen yıllar zarfında bir daha bir araya gelemedik ve Martina’mdan da hiç haber alamadım ama Mihail’in, Tom’un ve Fui’nin zaman-zaman bir araya gelmesini özlem, hüzün ve keyif karışımı bir duyguyla kah basında daha çok internette -son zamanlarda ki benim vefasızlıklarımı saymazsak o gün bu gün mailleşerek- takip ediyorum ve o­nlar başarılı oldukça en az kendim olmuş kadar seviniyor haz duyuyorum.”

‘Olamaz’ dedim, kollarını tutuvermiştim. ‘Buna hakkınız var mı?’ dedi, kan çanağına dönmüş gözlerini gözlerime dikerek. ‘Lütfen bırakın, bir daha tekrarlamayacağım.’ Kararlıydı ve dönüşü yoktu. ‘Pekala’ dedim, ‘bırakacağım ve ben de tekrarlamayacağım ama ardınızdan gelmeme de engel olamazsınız.’ Yeniden baktı gözlerime, ‘o kadar netsiniz ki dedi, hadi evinize gidelim, hele ki yiyecek birşeyler de varsa…’

Eve yürürken bir solukta anlattı her şeyi. Son birkaç aya kadar o­ndan mutlu kimse olmadığını, ilk ve tek aşkını, hamileliğini, her gün yeni düşlerle uyanışlarını. En sevdiği varlığı sıradan bir faili meçhul cinayet olarak yitirişiyle birlikte gelen mutsuzluklar zincirini, o güne kadar toz kondurmadığı insanların ne kadar acımasız ve vahşi olduğunu, işi, parası ve kimsesi kalmadığı için hastane de bile tecavüze yeltenen canavarları anlattı… Ben hep sustum…

Hey gidi hey… O günlerde başlayacak o­n bin dolar ödüllü bir turnuva vardı. ‘Yaşlı sarhoş’ dedim, kendi kendime ‘saçmalıyorsun’. Değil ödül almak düşünü bile kuramayacak kadar yaşlı yorgun üstüne bir de sarhoştum… Yine de şükretmeliydim galiba, barınak, iyi kötü yiyecek vardı, bir şekilde de süt bulurdum nasılsa…

Eve girdiğimizde bayılmak üzereydi, hemen mutfakta ne var ne yok getirdim… O atıştırana kadar bundan böyle o­nun odası olacak salona çeki düzen verdim. ‘Bu akşam katlanacaksın’ dedim, ‘yarın eminim bülbül yuvasına çevirirsin…’ İsmi Can’mış sevimli bebenin, mışıl mışıl uyumaya başladılar…

Ertesi gün ilk işim eskiden çalıştığım gazeteye uğramak oldu. Şanslıydım, avans verip, ‘internet servisinde haftaya başlarsın’ dediler,. İnternete de girmiştim o hızla -son zamanlarda bilgisayarım yoktu- bizimkilere bakmaktı ilk işim. Söz birliği etmişçesine -şüphesiz- üçü de aynı maili atmıştı… ‘Demek bizden habersiz o­n bin doları götürmeye niyetlisin, sana yedirmeyeceğiz o parayı”. Uçabilirdim… Döndüğümde o­na ne kadar uğurlu oluşundan, belki de benim için bir dönüm noktasının gerçekleştiğinden, boşvermişliği bırakıp hayata yeniden sıkı-sıkıya asılabilecek yaşama isteği ve sevincimin tekrar uyanışından söz ettim. Martina’dan, Berlin mızıkacılarından ve turnuvadan da bahsettim, o­nları misafir etme istediğimden. O da çok sevindi. Arkadaşlarımı ağırlama arzumu doğal karşılamaktan öte gerçekten ‘Berlin Mızıkacıları’nı bir arada görmenin kendisini de mutlu kılacağını belirtti…

Ertesi üç günde barınağımız tanınmayacak kadar güzelleşmişti, elbette ki Martina’ydı mimarı. -Adını hiç söylememiş ve ‘belki de hiç sevgili olmayacağız, bir daha sevemeyeceğiz belki de ama Martina olsun benim de adım’ demişti, o­na Berlin günlerimi anlatırken…-

Bir hafta yine pek çabuk geçmişti. ‘Tıpkı Berlin’de olduğu gibi’ dedi, Mihail. Evet anlamında başını salladı Fui. Evet anlamında başını salladı Tom. Martina’nın da gözleri dolmuştu benim gibi. Ayrılık vaktiydi işte… ”… lütfen …. sefer sayılı …. yolcularının … çıkış kapısına gitmeleri rica olunur…” Gümrükten geçmekteyken Mihail ‘Bu kupa sana’ dedi, Martina’ya ‘üçe bölemiyoruz da…’.

‘Bu da sana’ dedi, Fui dizüstünü zorla ellerime tutuşturup ağzımı açmama meydan vermeden, ‘ki vefasızlığın için mazeret kalmasın’. Tom da ‘Bu da senin sevgili dostum, hovardalık yapmak için en gencimiz sensin’ dedi ödül zarfını Can’ın kundağına iliştirerek.

Giden yolcular salonundan çıkarken kapı kenarındaki gazete büfesinin sergisindeki gazete başlıklarını ihtiyari, birazda hüzünlü bir sesle okuyordu Martina:
‘Satrancın Büyük Ustaları sürprize izin vermedi’,
‘Büyükustalar için tatlı tatil’,
‘Üç silahşörler ‘,
‘Berlin Mızıkacıları’
‘Geldiler, Gördüler, Gittiler’,

Otobüse bindiğimizde ‘ne güzel başlıklar atmışlar’ diyerek yüzüme baktı ‘ne dersin Can da iyi bir satranççı olur mu?’ ‘Benden iyi olacağı kesin’ dedim. 

23-02-2003

Fikri Cengiz

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here